pirim gözler ne etsin harfleri bu harfleri
cümlesinin gebesi bir noğda değil midir
çoğ olmazsa yol olmaz gapılardan içeri
üçü gırğı yedisi bir yoğda değil midir
pirim diller ne etsin sesleri bu sesleri
rüzigarın hevesi hep esmeg değil midir
düş gırılır avucda yazdan sonra zemheri
söyleyenin gafesi hep susmağ değil midir
pirim eller ne etsin alperi bu alperi
kul olmanın yaresi ayrılığ değil midir
ali'nin çiçeğinden taşımak şol şekeri
muhammed'in balına arılığ değil midir
Devrim ve Çay
"Allah doğru yolu seçenleri, daha derin bir doğru yol bilinci ile destekler." [Meryem/76]
10 Mart 2012 Cumartesi
27 Şubat 2012 Pazartesi
SANA BİR ARA AKLIMDA KALANLARI ANLATIRIM
ne sular geçti böyle buzla buhar arası
ne kısa bir yazken o niçin hala bitmiyor
durmuş bir vakit bende sisli gece yarısı
çektirdiğin fotoğraf neden hiç konuşmuyor
(...)
hayatımın rolünü oynadım başrolde sen de vardın
ne fırtınaydı ama o saçlarınla birlikte
ne güneşlere yandık var mıydı hiç hatırım
avluda oturmuştuk ellerin ellerimde
sana bir ara aklımda kalanları anlatırım
(...)
şiirin tamamına şu linkten ulaşabilirsiniz:
http://www.afilifilintalar.com/sana-bir-ara-aklimda-kalanlari-anlatirim
ne kısa bir yazken o niçin hala bitmiyor
durmuş bir vakit bende sisli gece yarısı
çektirdiğin fotoğraf neden hiç konuşmuyor
(...)
hayatımın rolünü oynadım başrolde sen de vardın
ne fırtınaydı ama o saçlarınla birlikte
ne güneşlere yandık var mıydı hiç hatırım
avluda oturmuştuk ellerin ellerimde
sana bir ara aklımda kalanları anlatırım
(...)
şiirin tamamına şu linkten ulaşabilirsiniz:
http://www.afilifilintalar.com/sana-bir-ara-aklimda-kalanlari-anlatirim
23 Şubat 2012 Perşembe
FÂNİFESTO
tunca hamdolsun! şehirlerin kara böğürlerinde
soluyan aydınlık adamlar için söylenen kızıl şarkılara da... gözyaşıyla
restleşen rimel ve öpücükle restleşen ruj ve namluyla dertleşen kurşun sürülsün
geceye. ölüm ne kadar da hazır duruyor yaşadığımız her şeye! bıraksam, tutuşmuş
sayılır mı ateş? kavuşsam, ayrılık sayar mısın öncesini? hepimiz sanki
sonbaharda çocukluğunu yitirmiş ergen hayaletleri gibiyiz. üzerine beton
dökülen cesetlerin cinneti bu soğuyan çimento, bu kimsesiz bırakılan çocuklarlı
sokaklar, bu her gün tazelenen ihanet... ihanet bu alemin harcı! zaten bakırıp
duruyorum hayatın kalayına. bir tunç kızılına çalsın cevrim ki gökten çinkolar
yağsın. seni bekliyorum ama seni değil beklemeyi seviyorum ben. hatta sen o
beni boş ver sana. sen, ben beklemesem, ol’mazsın ki bana!
kimiz bilmiyorum. sofralarda rastlaşan,
yürürken yalnız... ellerim ellerinden ne istiyor, ne isteyebilir ki! elini
tutsam mazlumlar kurtulacaklar mı zulümden? zalimler kahrolacaklar mı uzanıp
seni öpsem? utandır tesellini, unutarak avunanlar katında değiliz. hiç iki
kişilik biz olur mu, ya haricindeyiz o şerefin, ya da tam merkezindeyiz! düş
işte, düş bile düş. düş işte, düşün içindeki düş de, düşün dışındaki düş de,
düş! kim uyumuş? kim kalmış uyanık? kimiz bilmiyorum bu kadar... güneşliyken
berrak, yağmurluyken bulanık...
bana yağ hiç bilmediğim bir gökten. ötelerime
uzan, beni de yağdır sokularak göklerime. dokun bak orada yokum. körlüğünü gör,
sağırlığını duy ve konuş dilsizliğini. büyük trenlerin son sürat durduğunu sür.
büyük uçakların apansız konduğunu uç. var olan, var olmuş bir kere. devrilmiş
boşluğa bolluk. payımıza düşmüş kımıltısız bir yokluk!
yansı kavuşmayı, ümit duvardan ayrı bir çivi
değil ki çakasın. yansı gözlerin bu dünyayı şöyle kaldırıp başka yana fırlatsın.
yansı sözleri, sükutun kelimelerini gürültüye bıraksın. yansı kalbin duyularını
hep asılsız, hep asılsız çıkarsın. yansı kendini kendine göstermeyene dek,
yansı! ne sen buraya geldin, ne ben kalacağım burada! seni bekledim ve sevdim seni
beklemeyi. hatta sen o seni boş ver bana. sen, ben beklesem de ol’mazsın bana!
tunca hamdolsun!
ve tuncun eriyişine...
ve tuncun tekrar dirilişine...
ve tuncun tunç olarak tunç kalışına...
tunç ölüşüne...
tunca...
tunç!
11 Şubat 2012 Cumartesi
TRENLERİN ARDINDAN KOŞAN GÜLLER
bu şiir itibar dergisi'nin altıncı sayısında yayımlanmak üzere,
yerinden edilmiştir. şiire matbu bir lezzetle varmak için
itibar'ın mart sayısını edinin. selam...
yerinden edilmiştir. şiire matbu bir lezzetle varmak için
itibar'ın mart sayısını edinin. selam...
30 Ocak 2012 Pazartesi
NELERİM VAR SEN YOKSUN, ÖLSÜN!
selam
japonya
selam
metroların deştiği yeraltları
ve
kutsal kanalizasyon
ve
bir ada olmanın iflah olmaz yalnızlığı
ve
led ışıklı reklam tabelaları
ve
sularına bandığım ayaklarımdan
boynunda
gezdirdiğim dudaklarıma
selam
tükenen pilim
gücüm
yok seni
susamıyorum
sevgilim
çünkü
havada sesimi doğuran bir esîr var
bütün
çilingirleri sofralara çekerek
kapıda
kalanlarla konuşmak istiyorum
kapısında kaldıkları sahiden evleri mi?
bir
kilidi açmak kolay değil o kadar
hırsızın
belki de yoktur kabahati!
selam
britanya
selam
insanların deştiği yerüstleri
ve
aziz tesisat
ve
sömürülen esmer halklar
ve
nümayişle öpüşen kaldırım taşları
ve bu
irinli düzenin içinden bularak
sinesine
türküler yaktığım sevgilim
burada
bulduğum her şey gibi seni de kaybedeceğim
sirkeci
yokuşunda tramvaydan ineceğim
ineceğim
ve sert kapılar kapanacak ardıma
sen
kalacaksın tramvay çıldıracak
iskeleden denize boşalacak tüm yolcular
sen
sevineceksin ben ağlayacağım
ölüm
güzel sevgilim hayat giderek berbat
selam
seyşeller
selam
tatile birlikte çıkılan valiz
ve
tropik vertigo
ve
bölünmüş madagaskar
ve
yeşile tüneyen türkuaz
ve
dört mevsim yaz nereye kadar!
ekvator
da yalnız değil şömineler de
insandan
gayrı kimse yalnız kalamaz
çünkü
sevgilim alıkoydukça kendini
ulu
modern hayatın yasaklarından
yani
iş saatlerinde ulaşamıyorsam sana
kefenine
özenle diktiğin cepten
ölüme
vardığın zaman beni ara
neyi
sual ediyorlar o toprağın altında?
münker’e
ve nekir’e ve azap çekene selam!
selam
grönland
selam
buzulları eriten kıyamet
ve
yüce ısınma
ve
global panik
ve
evlerinde penguen besleyen eskimolar
ve
bilim adamları sanki aşık olamaz
çünkü
onlar süremez alkol alıp bir uçak
sen
ki beni baştan yoldan çıkardın
anlamayı
senin için koydum kenara
o
kadar üşüdük ki ne güzel yüzüyordu
kuzey
buz denizinin dibindeki çipura
önce
sessizlik vardı bir ara bozuldu o
sonra
giyindik işte mahrem tünedi tene
sonra
açlık ve olta ve soframızda tuz
doygunluğa
ödenen bir ömürlük kapora
selam
zelanda
selam
balta giren ormanlar
ve mübah
döşemeler
ve uzak
diyarların iyi ki de uzak oluşu
ve
bir aşk için söndürülen mumlar
ve
gündüzken başka yerde gece olan her yer
bu
defa ne olur dön demeyeceğim sana
hiç
durmadan git, çünkü giden
varacaktır
sonunda ayrıldığı kovana
her
ölüm döşenir yeni bir yaşama
vedalardır
başlatan ve her başlayan tükenir
selam
sularla ayrılan kara selam sevgilim sana
selam
ile insan insana iliklenir
başında ortasında ve sonunda yine selam
çünkü
aranızda selamı yayın
demiş efendim
24 Ocak 2012 Salı
ŞİMDİ SİZ, GERÇEKTEN ONU ÖLDÜ MÜ SANIYORSUNUZ?
"Allah yolunda öldürülenlere
"ölü" demeyin:
Hayır, onlar yaşıyor, ama siz farkında
değilsiniz."
Bakara / 154
Uğur Mumcu ben 13 yaşındayken öldürüldü. Her gün yaptığı gibi arabasına
binip işine gidiyorken hepimizin gözleri önünde onun canına kıydılar. Bu ülkede
birini ulu orta öldürmek, yani bir kaza yahut intihar süsü vermeksizin
milyonlarca insanın önünde öldürmek, hayaletlerin bir korku toplumuna çevirdiği
ülkemizde aleni bir mesaj mahiyetindedir. Elinde her daim bir devrim
inisiyatifi olan halkın basiretinin bağlandığının resmidir. Ve benim gibi 13 yaşında
etrafında olup biteni daha yeni yeni kayda geçirmeye başlayan bir çocuk içinse;
büyük bir vehimdir, bir çocukluk gaspıdır, bir ağır tecavüzdür.
Çünkü ben 13 yaşındayken yalnızca güzel kızlar vardı. İzlediğim
filmlerin, okuduğum kitapların arasından “hangi yarda benlik bir şey bırakmış
Çalap?” diye göz göz dolanır dururdum. 13 yaşındaki bir çocuğun en ağır
mesaisidir hayal kurmak. Dünyanın çirkin suratına açılan bir harptir çocuk
olmak. Ama bir gün, Uğur Mumcu gözlerimin önünde öldürüldü, yani birileri benim
yaşadığım bütün 13 seneye ilan-ı harp etti. Oysa aynı sene okuduğum “Vadideki
Zambak”, bana dünyadaki en çetrefilli işin sevdiğin kadına evet dedirtmek olduğunu
söylüyordu. Heyhat!
Niçin öldürüldüğünü bilmiyordum. Ama öldürülme biçimine dikkat kesildiğimde,
dünyadaki en büyük günahı işlemiş olsa dahi, onu öldürenler ilk tahlilde haksızdılar.
Namerttiler. Kim ne derse desin korkaktılar. Merhametten yoksundular. Ve bütün
bunlardan bunlardan bunlardan dolayı alçaktılar. Biraz daha aklım yettiğinde, Uğur
Mumcu’nun uğruna kendini feda ettiği davanın hakkın yerini bulması için girdiği
bir mücadele olduğunun farkına vardım. Öfkem bileylendi. Çocukluğumu yitirdim
aniden.
“Faili meçhul” çok haysiyetsiz bir tamlama. Üstelik hiçbir şeyi
tamlamayan bir tamlama. Zalimin gizlendiği yuva... Yani bir çeşit mazlum mezarlığı!
Dünyada işlerin yolunda gitmesini isteyen insanlar öldürülüyor. Kime bir hak
arama vazifesi biçmişsek, sistemin çarkları arasında paramparça edilecek
potansiyel bir hedef halini alıyor. Ve haklılığı hangi raddede ise, zalimin
müdahalesi de o derece ağır oluyor. Yani Uğur Mumcu’nun bir bomba ile dört bir
yana dağılıp parçalanan bedenine baktığımda, onu bu derece haklı yapanın doğruluğuna
inancım daha da artıyor.
Kardeşler! Kardeşlerim! Bu her yanından korkaklık, alçaklık ve türlü
çirkinlik sıçrayan zalimlere pabuç mu bırakacağız şimdi!? Onlar, Uğur Ağabey’i
hepimizin gözü önünde vahşi bir biçimde öldürürken bizim de günün birinde
sonumuzun bu olacağının tehdidini savurdular. Zalimler, hak için ayaklanacak
bir halkın korkusuyla uyurlar. Benim 13 yaşımı ve çocukluğumu alanlar, beni
kendileriyle harp eden bir Zülfikar’a dönüştürdüler. Onların bu densiz cüretini
burunlarından getirmeye ant içmiş bir uzuvum artık. Uğur Abi’nin dört bir yana
savrulan bedeninden bir uzuv… O, zalimlere karşı tek başına savaşırken, şimdi
parçalanan her zerresinden yeni savaşçılar domuruyor. Uğur Mumcu’yu herkesin
gözlerinin önünde öldüren zalimlere soruyorum: “Şimdi şu haliyle siz, gerçekten
onu öldü mü sayıyorsunuz!?”
19 Ocak 2012 Perşembe
HRANT DİNK’E VEDIAMDIR! *
“Silahlara veda
Geceye
rüyaya ve sana
Yalnızlığın
geyik gözlü çıkmazından
Düzenlerin
çıkmazına”
SEZAİ KARAKOÇ / Veda
Çanların
ezan seslerine karıştığı bir ikindi ağabey… Seni bu şekil uğurladık son
yolculuğuna. Vadesi dolmuş bedenin yüzükoyun toprağı öpüyordu ve ayakkabındaki
yırtık göz kırpar gibiydi insanlığa. Ne küskündün, ne kederli… Bana kalırsa bir
miktar suskun, bir miktar konuşur gibiydi mutluluğun. Çünkü cenazende on
binlerce yürüdük, on binlerce birlikte susarak yürüdük ağabey! Hepimiz, senin
bıraktığın o barış çiçeğinden aynı kovana kanatlandık aniden. Sen de gördün,
izledin belki; uçarken tekimizin kanadı ötekine değmedi. Keşke diyorum, keşke
seni bizden ayrı koyanlar çıksaydı karşımıza!
Çanların
ezan seslerine karıştığı bir ikindi, yüreğimizde aynı hüznün birlikteliği, aynı
gözyaşları, aynı gam… Yani senin solurken içine çekmek istediğin hava, yani
barış, yani şan… Yükleyip sırtımıza senin hayattayken dinlemekten hazzettiğin
şarkıları, marşları ve sloganları boşvererek; sen önde biz arkada, yürüdük
ağabey. Anneler gözyaşlarıyla uğurladılar seni. Babalar yumruklarını sıktı,
gözdağı verdiler düşmanlarımıza. Kardeştik. Unuttuğumuz yeminimiz vardı. Bir de
senin at üstünde vurulan bedenin, kardeş omuzlarda hatıraydı. Bir hatıra ki
ağabey; ne ölmen şarttı bunu yüreklere kazımak için, ne kargışlı yaşamaklara
aldanmak böyle bir hatırayı bağışlardı. Yaşamakla ölüm arasında tutulan sandık
açıldı ve güvercinler boşandı! Bir baktı ki mahvına sebep olduğunu sananlar,
senin barışa müsebbip saydığın bohçayı, yani bir ömür yüreğinde biriktirdiğin
insanlığı tam adresine postalamışlar. Her şey güzel de ağabey, barışa vesayet
için bir ölüm ve vasiyet şart mıydı!? Tamam, bir ölümü ancak bu kadar
güzelleştirebilirdi tarih, ancak bu kadar özelleşebilirdi kardeşlik… Ama
güvercinler uçsun için kurşun sesi şart mıydı!?
Takdir-i
ilahi… Gittin, ama kaldın da. Senin gidişinin matemi kara yaslı bir evde içe
doğru yaşanmadı. Sen gittin, sokaklara döküldük, ağıtlar yaktık, unutkan
taraflarımızdan feragat ettik. Gidişin bir anıt mezar diye dikildi hafızamıza.
‘Elden ne gelir’ dediğimiz zamanlarda ağladık gözyaşlarımızla geri getirmek
için seni. Ölüme çare aramak değildi bu yaptığımız, belki çareyi ölüme bağlamakla
yazıklandık kendimize. Ama izledin, gördün hepimizi. O ikindiyi senin ölümünden
kara bir yafta yapmak isteyenlere mezar ettik. O güzelim Anadolu’nu, toprağını
titrettik. Başaramadılar ağabey, başaramayacaklar! Senin at üstünde vurulduğunu
cümle aleme, ibreti alem için seyir ettik. Başaramadılar ağabey,
başaramayacaklar! Biliniyor cenk ederken ölüme kafa tuttuğun… Biliniyor aşka
vesileler bıraktığın toprağa… Senin ölümünden havalan güvercinler, şimdi
kardeşlik haberleri iletiyor Anadolu’ya.
Rahat uyu! Huzur
içinde…
2007 , Şubat / Agos Gazetesi
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)