18 Mayıs 2016 Çarşamba

BARUT

büyük tezgahlar aşkına
ve utanmanın kırık boynu için
bu aç adamlardan yapma şehirleri ateşe veriyorum
çünkü gidiyorum ben nehirlere
gidiyorum kahpeliğinden kelimelerin
ağzım
gırtlağıma kadar uzanan bir falya
gidiyorum çünkü
yargıçların gül saplarıyla 
çocuk boğdurduğu bu mahkemede
suçlarım kemiklerime dayanıyor artık
yanlışım yok sevgilim
doğrularım doğrultmuyor 
gidiyorum iyilerin bildiklerinden
masumluğun arsız teorisinden
bezirganlığından ahlakın
yaşamak pek sahici değil zaten

sana fünyemi bırakıyorum geride
üzerinde dirseğimi kırdığım 
masanın üstüne koydum çıkarken
pencerenin manzarasını
yerini bulmuş açelyaları
kapıları açan anahtarları
da bıraktım giderken
yolum yok sevgilim
yolculuğum yol'durtmuyor
gidiyorum dermanlarından derdin
gidiyorum sebebin neticesinden
sevabından son yardımın, zaten
tövbeleri de çalışmıyor günahlarımın

inanmak fevkalade beyhude
putların temelini kazıyor kutsamak
emelim yok nasipse doğacak güneş
ve batacak doğduğu merhametle
ölmekten korkuyorsun yaşarken
ne büyük kumpastır seni beklemek
doğarken ağlıyorsun sevgilim
yerlerde sürünmektir emek'lemek
gidiyorum alçısı kurumuş aşktan
gidiyorum ezbere tutan elden
babalardan kalma bu dinden
gidiyorum sonu gelmeyen kinden
algısı tutsak bu zihinden
gidiyorum peygamberlerimi alıp
gönlümde koskocaman bir evren
gidiyorum yalnız bana verilenden
gidiyorum kalsın bu korkulu yaşamak sana
seni sevmek 
yeter bana

23 Mart 2016 Çarşamba

DÜNYA BÜLBÜLÜ

atlarını mahmuzla aşkım dönüp ardına bakma vurulursun
atın ölene kadar koş belki önce sen ölürsün
hayatta kalırsan eğer şansına küsme sakın
elbet sen de toprağa nar diye konulursun

şehirlerde parende
köylerde güvercin taklası
harfsiz sevmeye geçemedik bir türlü
oysa yer sükutun
gök sükutun
sükutun tüm o eskimiş konuşmalar
hesapsız fısıldaşmalar
mesela hiç durmadan konuşan bir adamın
mütemadiyen eve dönmesi de sükutun

kırları kırdılar daha kırkı çıkmamış baharlarından
bulvarlarda bir bomba sessizliği var görsen vallahi bu sükut değil dersin
yine bir grup adam eski bir şarkı çalmak için gramofon aramaya çıkarlar
sokaklarda yıl dönümlerine düzenli olarak geciken bir hürtelaş var

öp şu deniz gören yanlarımdan vuralım kıyılarımıza
ayrılsak da sarılalım yaşamak biz sakinken de dalgalı
lütfen daha ballarını tadarken bay bay edelim sevgili arılarımıza
bu dünya bülbülü kanatsızken kargalı

ey kargaları bülbülleyen gönül kara
kara bir kabe kadar kara gönül -kara-
satıhlarda tabanları yoklayan bir pazarlık
özü kısa pervasız sırlaşmalar derin pervazlarda
derin su diplerine de baktım sen orda da yoksun
gül işini bırak
tramvaydan atlayalım istikametimiz kopsun

28 Şubat 2016 Pazar

MUHARREM BABAM

can kardeşim hüseyin canbulat'ın rahmetli babası muharrem canbulat'a yazdığı bu gönülden mektubu sizlerle paylaşırken, bilvesile tüm aile erkanına baş sağlığı diliyor, muharrem babamıza allah'tan gani gani rahmet diliyorum.


"Gazozcu Muharrem, tuzcu Muharrem, çok konuşan Muharrem, konuşkan Muharrem, Muharrem agbi, Muharrem amca, Muharrem dayı, Muharrem dede, 'babam Muharrem'.

Babam 2012'den beri hastaydı ancak 2015'e kadar genel sağlık durumu iyiydi. Son altı aydır ise hastalığı biraz ağırlaşmıştı. Hastalığının ne olduğunu hiç öğrenmedi. Beni sık sık arar ve sağlığıma dikkat etmemi, düzenli doktor kontrolüne gitmemi tavsiye ederdi. Her görüşmemizde Ünye'den, akrabalarımızdan, dostlarımızdan haberler verirdi. Evlilikler, doğumlar, ölümler... Sizlerin haberini babamdan alırdım.

Babam anneme sık sık çiçek alırdı. Çocukluğumdan aklıma kazınmış kokulardan biri babamın anneme aldığı mis kokulu sümbüllerdir.  Dört yıl önce kızım İpek'i doğumdan sonra ilk kez gördüğünde gözyaşlarını tutamayışını, ablamın düğününde ona sarıldığında yüz ifadesindeki sevgiyi, gururu, hüznü asla unutamayacağım. Sevgili babacığım, karşılıksız sınırsız, tüm kalbinle sevmek nasıl olur bana öğrettiğin için, "insanlar ne der" diye düşünmeden karşındakine sevgini tüm açıklığınla gösterdiğin için, bize en önemli mirası -arkasından herkesin iyi konuştuğu insan- bıraktığın için, beraber geçirdiğimiz her an için teşekkürler. Seni çok seviyorum.

Oğlun Hüseyin"

28 Aralık 2015 Pazartesi

İLTİHAP

sular çekilince ay ürkek bir koyun oluyor göğe
ceketimi alıp şehre soyguna iniyorum
gece oldu mu çocukları katlayıp kaldırıyor sokak
ekmeğin koktuğu yerde beni bekliyor yârim
salyalar, şüpheler ve endişeler saçarak

elimde bir mektup var kimden bilmiyorum
kelimeler sürülmüş lügatlerin namlusuna
öyle bozulmuş, öyle bozulmuş ki seni anlamak
ey suyun kıyıya bıraktığı köpük
düşmüş bir kaledir artık okumak

ne yapsam denk düşmüyor birden vazgeçiyorum
paketime bakıyorum: son beş sigara
o denli, o denli uzaksın ki yarama
aramızda dolaşmak için uyuyorum kitaba
bir süre sayfaları çevirir gibi yapıyorum
çalıyorum anlamları salıyorum kuşluğa
sırtımı çıkarıp asıyorum kamburumu
iskeletim külçe gibi direniyor boşluğa

incitmesin kabre giren gövdeni toprak
kıpırdan
rüzgar çıkmasa da bu gün akşam olacak
kutsamadan sev kutsamadan terk et evlerini
tufanın biri
nuh’u aramaya koptu say ellerimi

ey sürgün yaram sızlayabildiğin kadar sızla
dört duvarı bulanlar çatısız da sevişiyor
enfes bir nefestir terin, raptoluşum bahane
ama tenhan yine uzak
yine yalnız kendine çalışıyor


5 Aralık 2015 Cumartesi

İLKE

be ile baş'lanır bütün gizli şiirler
çünkü gönlün penceresi açılınca hep içimiz serinler
herkesin bir ilke’si vardır hayatında
ilke dağlarından biridir güneşin
üzerinde çiçekler
gölgesinde bağdaş kurmuş şahlar dinlenir

kervan develense de çölün susuzluğu bir
sanki çok uzaktan gelmiş gibi pir
ilke çocuklara su çeker kuyulardan
kedilere süt sağar
ilke’nin merhameti

yürüdün mü dönülmez olur yol
yağmura mütemadiyen şarkı söyletir
ilke’den bal yaparlar arılar
muharremin onunda ikindi vakti
ilke ağlıyorken gözündeki yaş
dağılmış bir kovanın sonsuz yasını tutar

insan kendi çamurundan kayıp düşüyor
düştün mü ilke yetişir imdadına
boğulduğu denizlere bir daha batmaz
dünyanın çekirdeğini çitler ilke
çöplerini yere atmaz
sevilmeye alışkın değildir pek
eli ayağına dolanır sevgileri görünce
bir balmumu gibi dışından eriyorken
ateşi hep içinde saklar incinince

ilke dağlarından biridir güneşin
kaderi kaderime yazılan eşim
sürgün kaydıma işlenen bileşim
dünyalım
durmadan pişen aşım
bir toprakta büyüdüğüm yoldaşım
güzel yârim
dertli annem
can arkadaşım





3 Aralık 2015 Perşembe

KUYUDAKİLER

işte karanlık inmiş görkemli alnacına
sırtında sevdiğinin sapladığı bıçaklar...
gece olmuş
vurulmuş saz
sınırları ve duvarları aşamıyor çocuklar

1. alnacını görkemiyle çatan kim?

bu kadar kendinle gezme ne olursun
göğsündeki kara duman
sebebi olduğu rüzigâr ile dağılacak
kader
zarlarını çoktan attı
mesela şu sübyan
sırf padişah sulbünden diye boğdurulacak

2. sırtını sevdiğine bıçaklatan kim?

yani ellerinle itmedinse kendini aşağıya
ahlak düşkünleri
ve kör kasaturacılar yüzünden
sırf kan çıkmasın diye cemiyetten gizlenmek
nezakettendir
suçlu arıyorsan boşuna
suç dengesini çağırır
insan
sırtını bıçaklara saplarken
içeriden dışarılara bağırır

sınırlara ve duvarlara işeyen çocukların olsun senin
madem vurulmuş saz
geceler boydan boya sana türküdür yar
o ayakta gezdirdiğin mezar
yok olduğun kadar yok
var olduğun kadar var

3. şirktir git şu seni seviyorumlardan

ah şu aynaları korkulara denk koyan kuyusuzluk
yusuf’suz bir züleyha’ysan daha
bahtın serpilmemiş bir karadır
ölüm ecel ecel gelmezse eğer
güzellik fanilere yaradır




25 Kasım 2015 Çarşamba

HELE HELE

itiraf ediyorum tanrım
sırtından vurulana zaafım büyük
affedilmez günahların ağırlığı altında
o cansız bedenden boşanırken bütün yük
mazi mazi aklanıyor gözümde
yaradaki dudak, sayfadaki yırtık
ölmek
nasıl ölürse ölsün
büyük haklılık

ve yaşamak denilen yanılgının ortasında
türlü ihanetlere uğrayarak
atından düşer gibi haksız düşerek
ensesinde deliği eksik
sırtında hançeresiz gezerek
kalbi bir türlü durmayan, duramayan ben
uyurken uyananlardan biri olarak
fena halde haksızım tanrım
sanki affetsen de
beni yanına alman icap edecek

doğrular çoktan bitti, 'the end' canım
finito, kalmadı yavrum, elimizde yok
belinde silah gezdirmeye başlayalı ahlak
şimdi kötüler ve iyiler atlarına binerek
uzaklaşsalar diye dua ediyor halk
ey iyiler ve kötüler
hele bıraksanız da
yaşasak