2 Ağustos 2015 Pazar

RAVİNİN CİNAYETİ

zarının kaç geldiğini görecek kadar yaşayamadı zavallı aklım. onu bir köprünün tam ortasından yıka yıka yıktılar. derler ki, o köprünün altında dizlerinin üzerine çöktürüp sıkmış alnına merhamet. kurşunu fikrinden dövülmüş, barutu imanından yakılmış, ölürken tam bir şey söyleyecek olmuş... sır diyorlar, ben de ravinin yalancısıyım.

cenazesini ertesi günün ortasında göğe doğru kaldırdılar. bazıları şarap içti, bazıları zemzem, bazıları sade su... raviyle orada kendi aklımın cenazesinde tanıştım. beni yalancım olur musun diye öptü kulaklarımdan. dilim kelimelerle dönmeye başladı. 

dışarıda dört mevsim kar yağıyor, ben artık anlamayı bıraktım. içeride, cehennemden aşırdığım odunlardan bir cennet yakıyorum ki sormayın. raviyi mi? yo hayır, onu kimse öldürmedi. bana kalırsa felek onu bu diyarda hiç güldürmedi.

bir kere insan sevecek olmuştum, ravi bana bir hançer getirdi. ne ile bilenmiş diye sordum, ihanetten dedi sırtını gerdire gerdire. o sıra ufak bir tartışma yaşadık. çünkü benim sırtım nihayetten dövülmüş bıçaklara saplıdır. tersinden açan bir çiçek tarlası gibi her gün yeniden yırtar damarlarımı. ki kalbi atsın içindir insandaki hainlik. ama raviye hain demezdim komiserim, ekmeğin peşinde koşturan adam önce açlıkla suçlanır.

ne olmuş bulmuşsanız üzerinde parmak izlerimi? insan sevdiğine dokunur. gidip bulun bakalım, bulabilecek misiniz ravinin üzerinde merhametle bakan gözlerimi. kulaklarından söküp çıkartın da görelim, dost sofrada helak olan sözlerimi. ravi beni severdi, ben raviyi severdim. çok tartıştık, çok güldük, sonra birlikte öldük. allah rahmet eyledi ikimize de. o toprağın altında cansız, ben toprağın üstünde canlı... ben ona yalanlar söylerim, o bana dualar eder. işte hayat böyle bir şey komiserim, üç günlük aşı isterse bir dakikada ağu eder.

komiserim, bu bileklere asılı eller billahi benim değil. koca bir yalana zan taşıyan karıncalar gibiyiz hepimiz. şuna kırmızı diyen diller gibi mesela... kan gri akıyor derler köpeğin yanılsamasında. bana sorarsanız her şey bir kahkaha kadar bulaşıcıdır. göz yaşları bulaşıcıdır komiserim, ağlamak kederli olduğuna inandırır insanı puslu aynalar sofrasında. sözlerle taşınır kederlerin kentlere açılan künt darbeleri. balyoz algıda seçicilik yaratır. biri kan görmüş diye beni emniyete çağırmışsınız. ben sizi çiçek görünce evime çağırıyor muyum hiç?!

ölmek korkulu, öldürmek suç, yaşamak farz yazıyor sizin kitabınızda. oysa ölen kurtulmuş, öldüren koşturmuş, yaşayan kırpılmış duruyor sokağın daraltılmış paçasında. sizde bu kanun durdukça dünya paranoya, herkes potansiyel şüpheli. oysa azad olmak nihai bir netice olarak asılı bizim mahpusluğumuzda.

anlaşsak kurşunu sustururuz, böğrümüz fışkırır, bir lisan uydururuz insanlığımıza. ben suçlu değilim komiserim, münasip bir kaderi yaşıyorum yalnızca. müsaade buyurun şu kağıdı benim yerime siz imzalayın. ben de sizin yerinize kuşları derhal kanatlarına bağışlayayım.

sevince gerisi geliyor komiserim, sevince gerisi geliyor. öpünce namlusu tıkanıyor kibrin. benim bacağımda ruhsatlı bir siyatik var mesela, sizin belinizde devletlu bir filinta... ateş de hayattır komiserim, su da, toprak da, hava da... ben raviye sarıldım toprağımdan yangınlar yükseldi havaya. yağmurumuz yağmadı, noksanımız ölüm serdi yaşamağa. susuz kalmak dört döşümüzü dövdü. seni çok seviyorum demekmiş meğerse bela. hayat... neresinden bakarsan bak, hüseyin ve kerbela.

yedi iklim, temmuz 2015


13 Temmuz 2015 Pazartesi

İNANMANIN ETTİKLERİ

i.

sevmenin suç olduğu sularda boğulunur.
ama bir sevmeyiverin, bakın nasıl da yüzüyorsunuz deryaları geçerek.
aşk diye bir şey vardır, insan işi olmadığına yemin ederim.
ama insan yok mu o insan, aşk denince onu, sahibi olduğu zannına indiriverir.
saçınızın bile sahibi olduğunu düşünüyorsanız, maşuk olursunuz aşık değil.
ve maşukluk, bir dalganın bütün bir deryayı yutması gibi bir hamledir.
şeksiz yani haşa'sız
allahlaşmanız gereklidir.

ii.

sonuna kadar uzanmayacaksa eliniz, yormayın aynadaki omzunuzu.
kuş olup uçmayacaksanız kanatlardan dem açmayın.
güneş doğuyorsa geceyle vedalaşmanın vaktidir aydınlanan.
artık yıldızlara inanmayı bir kenara bırakıp kaldımlara vuran adımlara iman kaktırabilirsiniz.
imansa, onu hatırlıyorsunuz demektir.
hatırlıyorsanız, elinizdekini düşürmekten korkarak seviyorsunuzdur.
korkarak sevmeyin, seviyorsanız düşmez.
seviyorsanız eliniz de yoktur, 
korkarak kendi'lik korunulur.
paramparça kırılmak da sevdadır
tutulan şeylerle yalnızca avunulur

iii.

ah şu koşmaların sonunda ölümü bekleyen azrail gibi beklemese yorulmak,
adımları rahat bırakırdı göğüste sıkışan nefes.
hatta ses,
her çığlığı bir şarkıya doğru sağardı
süt olurduk.
süt olsak bizi birileri içerdi.
sonra o zevki tadan damaklar o sütün ineğini bulur keserdi.
ineği olmayan süte yalnız meryemler damlar.
zaten bu dünyada sütü de 
ancak çarmıhta içirirler adama.

iv.

dünya sizsiniz, hayat da sen.
yaşamak adımlarımızın altına yapışan bir çizgidir bizlere.
ne yana dönsek aynı kıvrımlar...
durduğumuz yerde dahi
içimizin içine yol deyip kıvrılırlar.

v.

katibe sormuşlar "niye yazın eğri?" diye
"daha ölmedim ki!" demiş.
ölelim
doğrulalım
sevelim yoğrulalım.

13 Haziran 2015 Cumartesi

ŞARKISIZIN ŞARKISI

dünyanın bütün şarkısızlarına...

çıkmayan bir şarkı duruyor dudaklarında
sözler ezberinde
notalar kapmışlar yerlerini
ah azıcık da ses olaydı derdinin boğazında  
sevgilim sessizlik tartısız bir mukaveledir
kelimeler tükendikleri yeri
kendilerine gebe bırakırlar
hiçbir şey konuşmasan bir sabahın ayazında
üşümekle sarılmak bir hırkada anlaşırlar
bu sıra yapraklar rüzgarı uyutur
-oh mışıl mışıl uyusun-
gece olduysa göğü bulalım
kurda ay'ı gösterin 
“içim” desin 
ulusun  

sevgilim bekleme
o duraktan geçmiyor bizim semtin otobüsü
sirenlerin aklı şu aksi istikamette
üzerime serptiğin yağmur mu yoksa kar mı?
dağlarıma tutabileceksen yağ
sel olup ummanlara kavuşmayı geçtim
sigaramı yakacak kadar ateşin var mı?

anlamak zor çünkü kavuşmak çok
bir kavuşmak on misli ayrılık eder
anlamak yok anlamak yok
iç tarafı anılarla çevrili bir yoldan
evvela atlarımızı nal'dırtırız
önden gönlünü yolla gelsin yar
sonra seni, çocuğu gönderir aldırtırız

10 Mart 2015 Salı

YUKARI DOĞRU İNEN KEPENKLER

adamlar sabahtan beri önümde mezar kazıyorlar
güneşli havanın içinde dolanan sert bir rüzgar var
cennet aslında koca bir yalandan ibarettir
ev içlerinde
küçük odalarda
ırmakların altından aktığını hissettiğin zaman cennettesindir

akrep ile yelkovan
mesela saatin üç olduğuna inandırmışsa seni
güneş akşamın vedasına sabahın merhabasına kurulmuşsa
pilini çıkarsan da çalışmaya devam eden aşkı hatırla
renkler yalancıdır sevgilim
kırmızı
inandırıcıdır

olduğuna inanayım istiyorsun
ama sen de benim gibi koca bir hiçsin
tutsa bahis gelse zar çıksa piyango
üsküdar’a doğru yokuş aşağı inersin
sahilde buluşur vapuru kaçırırız
allah şu denizin kalbinden borç verir bize
köpürür köpürür öderiz

atlar kuzeye doğru koşmaya başladığında
güneşe rağmen soğuyan şeylerin ortasında kalacaksın
önce atın donacak sonra sen öleceksin
sana rüzgarından sual edecekler
güneşi avuçlarında taşıyan insanlarla birlikte
suların faturasız aktığı bir oluktan
yıkıla yıkıla yıkanacaksın

benimle bir toprağa girmekse mesele
beraber ölmek gibisi yoktur sevgilim
ama şu kadarcık bile var değilim ya...
olsam
dükkan senin

6 Kasım 2014 Perşembe

30 LİRA

kadir
cebindeki 30 lira ile parkın ortasındaki banka çöktü
çıkarıp cebinden baktı biri 20’lik öteki 10’du
yeşil olan kemaleddin 20 numara mimardı
bıyıkları kıvrıldıkça güzel saçları limonla yapıştırılmış
iyi bir adama benziyordu
yanındaki zarif binaları
kendisi çizmiş gibi duruyordu
1927’de kavuşmuş toprağına
elli yedi sene sürmüş gurbeti
kadir de elli yedi yaşındaydı

ordinaryüsprofesördoktorcahitarf
kırmızı bir 10’du
gülümser bir şekilde uzağa bakıyordu
ama kalın çerçeveli geniş camlı gözlüklerinin
ardından kıstığı gözlerle değil
sanki saçlarına doğru derinleşen
geniş bir alınla bakıyordu
o da mimar kemaleddin gibi
iyi bir adama benziyordu
kadir cahit hoca’ya meraklı gözlerle baktı
acaba bu adam ne hocasıydı?
yanında matematik semboller vardı
küçük sayılarla uğraşmaktan
gözlerini bozmuş olmalıydı
zahiri keşiflerde bulunmuş
mühim birine benziyordu
1997’de göçmüş bu diyardan
kemaleddin’den 30 sene fazla beklemiş
gidenler aynı yaşlarında kalıyorlarsa
cahit hoca kadir’in babası yaşındaymış

kadir ikisine de şöyle bir baktı
ikisinin de gömleği ceketi kravatı vardı
ikisinin de etrafında benzer şeyler yazılıydı
ikisinin de arkasında birer mustafa
kemal’in alı bıyıklı yeşili bıyıksız
kaşları birbirine benzeyen birer atatürk vardı
kadir elindeki paraları katladı
biri al, biri yeşil
ikisi de kağıttandı
aldı avucuna koydu cebine
şöyle derin bir şükür etti haline
cebinde 30 lirası vardı

6 Ekim 2014 Pazartesi

ALİ İLE BAŞLA

oğlum ali hüsrev’e...

ali ile başla bütün kapılar oradan açılır
omzun bismillahı vurur bahçenin tokmağını
kilit kalkar sizi peygamberler karşılar
derdinin kepengini kaldır kardeşim kaldır
cümlesi allah diyen şol gönlüne çarşılar

ali ile başla zülfikar oradan varır ele
bileğini bil eyle sarıp ledün ilmiyle
kimdir kabe’de doğan efendisin emrine
cesareti ol haktan aldır kardeşim aldır
meydan okuyan çıksın alemlerin merdine

ali ile başla dost gövde orada darına durur
yedi kılıçlı nefsin yatağında ali uyur
sırra vasıl olan kim fatıma duasına
kör olduğun yanınla saldır kardeşim saldır
cennette olan dalar cennetin rüyasına

ali ile başla toprağa baba olan herkese baba olur
evladını cennete genç efendi eyle dur
kolay değil oğula şerbeti lebden vermek
şu toprağa şehadet baldır kardeşim baldır
hançer sırtı bulmadan ölmeden önce ölsek


Yedi İklim Dergisi, Eylül 2014

16 Temmuz 2014 Çarşamba

ÇEVİR DÖNSÜN ALLAHIM

çevir dönsün allahım ademe bu kâr
ol ahmed’in nurundan geriye nedir
ayaların sevdası olup zülfikâr
kervanın derdinden deveye nedir

hasta düşer yatağa soluğun tutar
ölmemeye nefesin şifası nedir
hasan olan zehiri bilir de yutar
yaşamağa kafesin vefası nedir

cennet derdi dengenle sıratı yıkar
aşık başa cehennem ateşi nedir
zarları tutan kader rengine çıkar
kırmızıya hüseyn’in düşeşi nedir

ahi defter dürülüp rızana bakar
kuyuları kazanın gazası nedir
babasının annesi evladın yakar
gönle odu salanın abası nedir