31 Ağustos 2011 Çarşamba

DİLEK'ÇE


sayın bunu da,

bahşedilen ömrümün halen 31. senesine devam etmekteyim. çocukluktan aldığım derslerin hiçbirini veremedim. sürekli alttan almaktan bir üst bina edemedim. iş bu dilekçe ile bir türlü büyüyemediğimi ve ömrümü çocukluğumun otopsisini yaparak geçirdiğimi bildirir, cesedime iliştireceğim günahlar hususunda gereğinin yapılmasını kaygılarımla şarj ederim.

kalbim sektedir,
ruhum ektedir.

                                                                                                  31.08.2011
                                                                                                  alper gencer

30 Ağustos 2011 Salı

ASLI’NI İNKAR ETMEK İSTİYORUM KEREM!


aslı’nı inkar etmek istiyorum kerem! yârin kaşları keman olsa, içimdeki yayları paramparça ederim hemen. içime çanlar çakana inat, zehirlerim zangoçlarımı. durur ve limanları yakılan bir kentin, gemisiz kalmasını kutsarım kıyılarımla. dönecek bir tek yolcusu bile yoktur uğurladığım günlerin. erken gelenleri kurşunlarım, suya sererim leşlerini. bekleyenler kazansın istiyorum bütün dünya harplerini! beklemek, bir mektuba başlayıp yarım bırakmak kadar asil bir niyettir. ki bir mektuba başlamak, her şeyden sevip vazgeçmek gibi bir kifayettir!

eliiiif, miiiim ve eliiiif... ant olsun harflerine harekeler serpeceğim. döneceksin dönecekler döneceğim. gecikmeyen yerlerimi vurmalısın sevgilim. gecik ve ertelen sen de! vaktinde gömüleceksin ne etsen de! kalkacak dakik olanların da bir bir naaşı. kazanmak istemiyorum hayata karşı! karşılıksız çıksam, ümidim nasıl olsa korunmuştur cürmümden. beni, vur!benden,kurşunlar sapsın! bana, çarmıhta iki odun bir haç... bırakana kadar ıskalar çak! bana bir ergen ölüsü miktarınca iltimas yarat! ve bir cezme vuracak gövdemiz, çok şiddetli susarak.

beni anlama, beni anlar gibi yap! yorulmayan gövdeni, hamlar gibi yap! delik deşik hırkamı tamlar gibi yap! ölünüp de yenilen gamlar gibi yap! yağmuru yağabilen damlar gibi yap! arabi’nin yandığı şamlar gibi yap! Allah’a eğilen lamlar gibi yap! ya beni de al getir, ya bu guslü çöz, içime kırdığın camlar gibi yap!

eğdiği gövdelere rüzgar bırakan sendin. ne gövdeydin, ne eğendin, ne yeldin! güneşi mahmuzladım, gözlerine şeddeler vurdu sabah. öğlen oldu mu kalbime müracaat edebilirdin. ikindinin ortasında bana bakman için her şey hazırdı. ki akşama anca yetişirdi beni tamamen kabullenmen. ol’madın, okunmayan harflerimi yok saydın hep. sesin kısaldı, boğuldun mahreçlerde... aramızda erken sonlandı hepcümleler!

işte bir kurdun boğazına oturmuş ötür. birazdan gemiler kopacak beni bir tufana götür. birazdan asalar yağacak nehirlerin Musa’sına. ve döşümü firavun’un sevdiği bir kerem ovuşturur. kapıları dövmekten hiç evde yoktum. bulunmadım, çünkü muttasıl arıyordum. bir şeylere yetişemiyor olmanın uykusunu alıyordum. sevgilim,bu kahpe düzene bir saat kurmalıyım. seni çok seviyorum, nereye başvurmalıyım?

kenti yıldıran bir orman sırrı bahşet bu çölden. gerdiğim yay, oklar vurur sonsuzu. yerdiğim yar, yoklar durur o’nsuzu. seni sevmem hala öldürmediyse seni... dönerken... beni de getir yanında!


18 Temmuz 2011 Pazartesi

FENERBAHÇELİ OLMAK

Futbol, şu fani dünyada vademizin dolmasına yardımcı olan eğlencelik bir seyirdir benim için. Koyu bir Fenerbahçeli olmak, bana ait gibi görünen diğer birçok şey gibi, benim isteğimle gerçekleşmiş değildir. Takım tutmanın, rasyonel bir izahı da yoktur zaten. Takım tutmak, bildiğin, gönül işidir. İnsan, hangi kıza âşık olacağını seçemediği gibi, hangi takımı tutacağına da karar veremez.

Fenerbahçeli olmak, kanserojen bir hayat deneyimidir. Hiç zannetmiyorum, tuttuğu takımdan dolayı bizim kadar acı çeken olsun! Son maçlarda kaybettiğimiz şampiyonluklardan, ikinci lig takımlarına kupa maçlarında elenmeye… Yirmi küsur senedir Türkiye Kupası’nı alamamaktan, Avrupa sahnesinde bir türlü boy gösterememeye… Türkiye futbol ligi tarihinin hemen her sayfasına kazılı şike hadiselerinin, bizim başımıza patlamasına kadar… Acı çektik, acıları hep bize fatura ettiler, bizim hesabımıza yazıldı bütün olan bitenler!

Bizi belki biraz Galatasaray taraftarı anlayabilir. Onlar da, sürekli Fenerbahçe’ye mağlup olan bir takım olmasından dolayı empati kurabilir. Galatasaraylılık da, Fenerbahçe’ye sürekli mağlup olmaktan ötürü sabrı zorlayan bir iştir. Ama dedim ya, takım tutmanın rasyonel bir izahı yoktur. Gönül işidir bu, gönül…

Acıya endeksli bir fanatik olmak, dünyanın çetinliğini de tanımlar. Çocukken her şey güllük gülistanlıktır. Ama ergen halinizle dünyaya şöyle bir bakmaya başladığınız zaman, müşahhas duvarlara çarparsınız. Gerçeklerin, kurulan hayallerle kurduğu bağıntı başka bir şeye evrilir. Hayatta kalmak için, mücadele etmek gerektiğine şahit olmanın o ağır yükü tebelleş olur birden. Ama işte hayat, yani bir can sahibi olmak, bir canı taşıyor olmanın şahitliği; bir emaneti kollamanın aidiyetine dönüşürse, o cana musallat olan hemen her şeyi, bir istifade alanı olarak görürsünüz.

Holiganlık, bu bahsettiğim aidiyetin putlaştırılmasıdır. Holiganlık; sizin bir takımı tutmanız değil, bir takımın sizi tutmasıdır, yani bir tutulmadır. O vakit siz, tuttuğunuz takımın bir aidiyetine dönüşürsünüz ki, bir takım tarafından tutulmanız size ne kazandırır bilemem ama birçok şeyi kaybettireceğini daha en baştan savlayabilirim.

Fenerbahçeli olmak, dünyalı olmak gibi bir duygudur. Çok güçlü olduğunuzu düşündüğünüz bir an, en güçsüz takım tarafından mağlup edilebilirsiniz. Başınıza o kadar çok gelen bir şeydir ki bu, özgüveniniz çoktan iğdiş edilmiş ve her maça [Galatasaray maçları hariç] çıktığınızda, sonuçtan hiçbir zaman emin olamayacağınız bir süreç başlar sizin için. Barcelona’yı tutmak çoğu kez böyle değildir mesela. Fenerbahçelilik, aczimizi gözler önüne serer. Bunca acıya rağmen hala Fenerbahçeliyseniz, bu teslimiyetinizin derecesini gösterir. Gücün -ister şans deyin buna, ister “kahpe felek”!- her daim size ait olmadığını anlar ve O’na teslim olursunuz.

Herhangi bir şeyle olan ilişkinizi, dünya sathında yaşıyorken, kedere gebe kalır ve durmadan onu doğurursunuz. Bu sizinle yahut ilişki kurduğunuz şeyle ilgili bir durum değil, bizatihi dünyanın yaşamak istediklerinizle sürekli çatışmasından ileri gelir. Bir şeyle kurmuş olduğunuz ilişki, mesela %95’inde sizi kedere gark etmişse de, geriye kalan o %5 için onu yaşamaya devam edersiniz. Çünkü o %5, her maça, galip geleceğiniz zannıyla çıkacağınız ümidini bahşeder size. Bırakın %5’i, insana %1 bile yeter bana kalırsa. Çünkü ihtimali çok düşük olsa da, bir mümkünün kıyısında yaşamak, nefes almak demektir! Bu açıdan Fenerbahçeli olmak, “bütün mümkünlerin kıyısında” yaşamak gibi bir şeydir! Mağlup olacağınız hissi, özgüveninizin paramparça edildiği bir yerden neşet etse de, galip geleceğiniz ihtimali bütün karanlığı bastıracak denli kuvvetlidir.

Malumunuz, birçok takımı ilgilendiren bir şike operasyonudur yazıma vesile olan. Bir zamanlar, benzerini İtalya’da “temiz eller” operasyonu ile duyduğumuz, bir yerden temizlenmeye başlamakta karar kılmanın, Fenerbahçe camiası için makûs talihi… Futbol kritiklerini akşam yemeklerine meze yapan halkımız şunu çok iyi bilir ki, senelerdir futbol ve şike neredeyse iç içe geçmiş kavramlardır. Hangi maçta şike yapıldığı, bazen pozisyon tekrarlarına gerek duyulmaksızın, herkes tarafından anlaşılır.

Galatasaray, futbol tarihinin en kötü sezonlarından birine imza attığından, her şerrin de hayra gebe olduğu taraftan izliyor olan biteni. Fenerbahçe ise, tarihinin en iyi ikinci yarı performansını göstererek şampiyon olduğu bu şanlı zaferinden ötürü, en ön sırada ve dolaysız olarak tahakküm altında! Benim gibi bütün Fenerbahçeli taraftarlar da, “haklısınız ama bu iş niye bizim başımıza patladı” isyanında… Ama bu isyan, elbette sahici bir isyan değil! Bir taraftar, takımı gol kaçırdığında ne kadar isyan ediyorsa, o kadar işte!

Kendi adıma, takımımın küme düşmesi pahasına, adaletin yerini bulmasını arzu ediyorum. Hatta mümkünse bütün şike yapanların futboldan men edilmesi; yönetici, futbolcu, hakem, antrenör demeksizin, futbolun bu ayıptan ve kirlilikten arındırılması ne güzel olur! Kendi takımımın varsın vursunlar boynunu, ama adalet duygumuz incinmesin. Tamam, Fenerbahçeliyiz ama ondan daha mühimi; adaletin, merhametin, vicdanın taraftarıyız biz. Kirli bir şampiyonluktansa, şerefli bir sonunculuk yeğdir!

Futbol maçlarında, siz de şahit olmuşsunuzdur, takımınızın bir oyuncusu gol kaçırırsa yahut kaleciniz yenmeyecek bir golü yerse, hemen yapıştırırlar “şerefsiz!” küfrünü. Oysa gol kaçırmak yahut yemek şerefsizlik değildir, o golü bilerek kaçırmak yahut bilerek yemek şerefsizliktir. Bu yaptığınız işin ahlakına tecavüz etmeniz, daha da beteri, ihanet etmeniz demektir. Futbol deyip geçmeyin, ihanet ihanettir! Futbol da, diğer hemen her şey gibi, bir imtihan vesilesidir işte!

Fenerbahçeli olmak, zorlu bir maratondur. Koşarken sürekli kurşun yersiniz. Takımınız, diğer bütün takımların ortak düşmanıdır. Türkiyeli her taraftar kendi takımını tutar ve hemen akabinde Fenerbahçe’nin rakibini. Başarılarınız ve başarısızlıklarınız mercek altına alınır. Sürekli göz önünde olur ve en çok siz konuşulursunuz. En antipatik takım olmanız ile en kıskanılan takım olmanız at başı gider. Bu kadar büyütülecek bir şey yoktur halbuki, altı üstü bir takım işte!

Suçu işleyen, cezasını çekmeli! Açık konuşmak gerekirse, ben bu işin içinde futbolla sınırlayamayacağımız kadar büyük pislik olduğunu düşünüyorum. İşin içinde mafyöz bağlantılar, silahlı çeteler, bu iş için tesis edilmiş örgütler olduğu söyleniyor. Ki bunları duyup da, “hadi oradan!” diyenlerin sayısı oldukça az! Milletçe bildiğimiz bir şeyle yüzleşiyor gibiyiz. Öte yandan, yığınla paranın döndüğü bu sektör, “rant el değiştiriyor olmasın?” şüphesini de edindirtiyor bana. İzleyip göreceğiz! Bu kadar paranın döndüğü bir yerin tümden temizlenmesinden yana, doğrusu pek de ümidim yok. Meğer mahalle maçlarındaki samimiyet, orada paranın hiç olmamasındanmış!

Fener taraftarı, acı çekmeye alışıktır. Hatta neredeyse bütün Fenerbahçeliler, acı çekmeye bağışıktır. Türkiye futbolunun kirini temizlemek bize düşmüşse, temizleriz. Öyle ya da böyle, birçok insanın ekmek yediği büyük bir endüstridir futbol. Yarattığı istihdam, İspanya gibi ülkeleri omuzluyor! Ülke ekonomisine getirdikleri açısından, yabana atılır bir tarafı yok. Ama sırf bu yüzden de, haksızlık sümen altı edilmemeli. Bazı şeyler olmazsa olmaz! Ama futbol bunlardan biri değil bana kalırsa! Yazımı, Turgut Uyar’ın “Geyikli Gece”ye başladığı yerden bitiriyorum. Bu iki muazzam mısra, ne demek istediğimi daha iyi anlatacaktır bence.

“Hâlbuki korkulacak hiçbir şey yoktu ortalıkta
  her şey naylondandı, o kadar!”


 Dünyaya Yeni Söz Gazetesi, 17.07.2011

MEVSİMLER VE TEMSİLLER

Bu sene yaz gelmek bilmedi. Uzun bir bahar yaşadığımızı da söyleyemeyiz. Mevsimlerin arasında, iki arada bir derede kaldık. Yaza duyulan özlemi, bu sene daha fazla duyumsadım. Çocukluğumu ve ilk gençliğimi Van’da geçiren biri olarak, yoğun kış şartlarının bile yazı bu kadar söylettiğini hatırlamıyorum. Bütün mevsimlerin birbirlerine üstünlük kurdukları taraflar vardır. Benim muhayyilemde yaz, hiçbir tarafıyla diğer mevsimlere üstünlük kuramazdı. Ta ki, Ramazan yaz aylarına denk gelmeye başlayana kadar…

Güzü ve geceyi çok severim. Güz oldu mu hep güz, gece oldu mu hep gece kalsın isterim. Yaz mevsiminin bendeki karşılığı, güze bir adım daha yaklaşıyor olmaktır. Zaten soğuğu da, sıcaktan daha çok severim. Sıcak mayıştırır, uyuşturur, asabileştirir. Hani neredeyse bir çaresi de yoktur sıcağın. Klima deseniz, hak getire! Lise yıllarını İzmir’de geçiren biri olarak sıcağın tadını da iyi bilirim. Allah’ın bizi ne için ateşle uyardığına da, bu sayede irkilirim!

Soğuk ise diri tutar, uyanık tutar, zinde kılar insanı. Asabileştirmez, aksi gibi sakinleştirir de. Ayırmaz, dayanıştırır soğuk. Isınmak için insanların birbirlerine sarılması, bu açıdan pek manidardır. Milyonlarca insan, evsiz ve yoksul bir biçimde geçirmese soğuğu, tıpkı güz ve gece gibi soğukta da diretirdim. Ama gönlüm el vermiyor, onlar için bir an evvel bahar gelsin istiyorum. Zehir gibi bir soğuk vardığında haneme, “Allah’ım sen bu soğukta dışarıda kalanlara yardım et!” diye anamdan kalma bir duam bile var.

Güz, ölümü çağrıştırır bana. Yazın o alabildiğine canlılığı bağıran parlak renkleri, güz geldi mi pastele bürünür birden. Yeşiller; soluk sarıya, kahverengiye, turuncuya, soluk kızıla döner. İşte her şeyin faniliği gün gibi ortadadır. Turgut Uyar’ın da dediği gibi; “her şey akıp gider, bir katı hüzün kalır / her zaman geceleyin kalır o, bazen gündüzün kalır”. Artık memleketim olan İstanbul’a da, güzü yakıştırırım en çok. Bu arada ben, kapalı havaları açık havalardan daha çok severim. Çünkü öyle rahat ederim.

İlkbahar, yeniden dirilmenin adıdır. Eriyen karlar, çavlan nehirlere dönüşür. Kuruyan dallar, çiçeklenmeye başlar. Bilirim ki, birçoğunuz en çok ilkbaharı sever. Ama ben, ilkbaharı dünyamıza hiç benzetmem! İlkbahar, sanki öbür tarafın müjdecisidir. Kendini gösteren ve yine hiç kimseye vermeyen kendini… İlk güzel anıların, sürgüne yollanmadan evvelki fotoğrafı gibidir. Doğup da ayrıldığımız, ölüp de kavuşacağımız bir güzellik gibi işte! Bize, burada ait değil…

Niye yazdım bunları, inanın ben de bilmiyorum. Yaz geldi artık. Hani insan çalışır da, teri göğsünde bir çiçek gibi taşır ya… Çalışmayan insanın oturduğu yerden, sıcakla terlemesi; bana bir çiçeğin bizi göğsünde taşıması kadar ağır ve bir o kadar kahramanca gelir. Çünkü yaz, sabrı zorlayandır. İnsan, oturduğu yerden de sabır gösterir. Hatta sabrı taşımak, en çok hiçbir şey yapmıyorken zordur bana kalırsa.

Yaz ile ilgili o en büyük istifadeye gelelim o zaman. Madem Ramazan da gelmiş, Ağustos’a kurulmuş. Tutacağımız oruçları, Kerbela’yı düşünerek de tutalım. O çölün sıcağında susuz kalan İmam Hüseyin’in aşkına da tutalım. Biz sıcaktan/soğuktan şikâyet ededuralım, Huseyn’in canını vereceğini bile bile o çöle nasıl indiğini, ben’inden nasıl geçtiğini düşünerek de tutalım. Tutalım da yaz, anlamını çağırsın bizlere! Ben de niye yazdım bunları diye merak ediyordum. Bakın işte, efendimize kuruldu mu yine bir vesile! 

Dünyaya Yeni Söz Gazetesi, 14.07.2011

14 Temmuz 2011 Perşembe

ŞAM-İSTANBUL KÖPRÜSÜ

Bundan seneler evvel, tıbbiyede yeni yetme bir üniversite öğrencisiyken, Hakan Albayrak ile tanıştım. İlk tanıştığımız anı daha dün gibi hatırlıyorum. Cihangir’de, Firuzağa Çay Bahçesi’nde çaylarımızı yudumlarken; Bosna’dan, Filistin’den, Suriye’den ve dahi diğer bütün dünya ülkelerinden haberler veren, yüksek enerjili bir muhabbete maruz kalmıştım. Hiç mübalağa etmiyorum, sanki devrim yapmak için Hakan Abi’nin çayını bitirmesini bekliyorduk.

İşte o yıllarda, Hakan Abi, Şam-İstanbul Köprüsü adlı bir belgesel üzerine çalışıyordu. “Türkiye-Suriye Birliği” adlı kitabı, bu belgeselin çekirdeğidir. Çaylarımızı bitirdikten sonra belki devrime gitmedik ama, içimizde gün be gün büyüyecek o devrim bilinci ile birlikte benim kaldığım öğrenci evine geçtik. Herkes uyuduktan sonra Hakan Abi ile, yani yeni tanıştığım ve ilk görüşte gerçek bir ağabey gibi sevdiğim bu mübarek adam ile, sabahın ilk ışıklarına kadar konuştuk. Neyi mi konuştuk? Türkiye-Suriye Birliği’ni…

Gün oldu, devran döndü ve “Şam-İstanbul Köprüsü”, Sezai Karakoç’tan aldığı ilham ile kendine bu dünyada bir vücut buldu. Bu belgeselin, “özel” galası da o öğrenci evinde yapıldı. Ve ondan seneler sonra, Türkiye-Suriye ilişkileri evrildi, dönüştü ve şimdi Suriye’de boy veren bir devrim ateşini, yapılan katliamlar münasebetiyle kederle karışık bir heyecanla seyrediyoruz. Hakan Abi, o ilk gece, ismi Mavi Marmara olmasa bile Filistin’e gidecek bir gemiden de bahsetmişti. Müslüman coğrafyanın hemen tamamına ayak başmış biri olarak, Hakan Abi’nin o gece bana anlattıkları bir bir vücuda geliyor. Sırada daha neler var, ah bir bilseniz!

Velhasıl, Şam ile İstanbul’un aynı yer olduğunu, yediğimiz yemekten, söylediğimiz şarkıya kadar birebir benzeştiğimizi, aramızdaki sınırın emperyalistler tarafından çizildiğini, Türkiye ile Suriye’nin birleşmesinin, tıpkı haritada ortaya çıkan şekliyle namlusu batıya dönük bir tabanca şiddetinde olacağını söylüyordu Hakan Abi. Söylediklerinde haksız bir taraf yoktu. Hakikat sahibi güzeller güzeli bu Müslüman ağabeyimin bıraktığı mirası, onun bu muhabbetinden ilham alan kardeşleri devralıyor şimdi.

16 Temmuz Gençlik Hareketi, Suriye’deki katliama karşı organize olan, Suriye halkının yanında olduğumuzu gösterecek bir hareket. Bu hareket sadece Müslümanların değil, diğer sivil toplum kuruluşlarının da, mazlum ve mağdur edilmiş bir halk için saf tutması, direnişe omuz vermesidir bir bakıma! Hareket sesini muazzam bir sele dönüştürdü. Türkiye’nin dört bir yanından katılım olması bir yana dursun, Arap coğrafyası da bu hareketin sesiyle heyecana geçmiş durumda.

Suriye halkı için 16 Temmuz’da sınırlara dayanıyoruz” diyerek, bütün gençleri vicdanın, adaletin, merhametin sesine davet ediyorlar. Sayıları gün ve gün artan katılımcılar şimdilik şunlar; AGD Üniversite Komisyonu, Genç Gönüllüler, Genç İHH, Genç Öncüler, Genç Özgür-Der, Gerçek Hayat Dergisi, Hür Beyan Hareketi, İhtiyar Dergisi, Kurtuba Dergisi, Mavera Gençlik Hareketi,  Milli Türk Talebe Birliği, Sadakat Dergisi, Vera Dergisi, Yolcu Dergisi, Özgür Açılım, Şehrengiz Dergisi.

Kendilerini şu şekil tanıtıyorlar; “Ortadoğu’nun kaderini Ortadoğu halkları belirler. Bizler de bu coğrafyanın bir parçasıyız. Ve bu kadere Türkiyeli gençler olarak biz de ortak olacağız. Dengeler adına değil, insanlık adına hareket edeceğiz. Suriye halkına destek için 16 Temmuz'da Hatay'da olacağız. Seni de bekliyoruz”
Evet, bir manifestoları da var:

Suriye’de 48 yıldır iktidarda olan baskıcı yönetime karşı gençlerin öncülüğünde Suriye halkı ayaklandı. Der’a şehrinde 15 Mart 2011 tarihinde başlayan protesto gösterileri ülkenin dört bir tarafına yayıldı. Yüzbinlerce insan “hürriyet” diyerek sokaklara indi.
Baas yönetimi halkın hürriyet talebine sert bir şekilde müdahale ederek, resmi rakamlara göre şu ana kadar 2000’den fazla insanı katletti.  Hayatını kaybedenler arasında 40 tane de çocuk vardı.
Suriye’de her geçen gün ölü sayısı artıyor. Baas yönetimi Suriyeli kardeşlerimizi sadece hürriyet istedikleri için sistematik bir soykırıma tabi tutuyor. Türkiye’nin yanı başında adeta yeni bir Srebrenitsa yaşanıyor.
Türkiyeli gençler olarak yaşanan bu vahşete seyirci kalmamak adına 15 Temmuz’da Türkiye’nin dört bir tarafından hareket edip, 16 Temmuz’da Hatay’da olacağız.
Suriyeli kardeşlerimize destek için sınırlara dayanacağız.
Suriye’deki vahşetten kaçıp Türkiye’ye sığınan misafirlerimizi ziyaret edeceğiz.
Kardeşlerimizin acılarını bir nebze olsun dindirmek için elimizden geleni yapacağız.
Bir asır evvel  aramıza çizilen ve zihinlerimize psikolojik barikatlar kuran sınırların bir önemi olmadığını dile getireceğiz.
Sınırların değil, kalplerin bir anlamının olduğunu haykıracağız.

Dünya tarihine baktığımızda her bir özgürlük hareketinin gençlerin omuzlarında yükseldiğini görüyoruz.
Suriye’deki özgürlük ateşini Suriyeli gençler yaktılar.
Türkiyeli gençler olarak bizler, Suriyeli kardeşlerimizin sadece bayramlarda değil, bu zor günlerinde de yanlarında olduğumuzu göstereceğiz.
Suriyeli kardeşlerimizin mutluluklarını paylaştığımız gibi, acılarını da paylaşacağız.  
Onların yalnız olmadığını tüm dünyaya ilan edeceğiz.
Ortadoğu’nun kaderini Ortadoğu halkları belirler.
Bizler de bu coğrafyanın bir parçasıyız.
Ve bu kadere Türkiyeli gençler olarak biz de ortak olacağız.
Dengeler adına değil, insanlık adına hareket edeceğiz.

16 Temmuz 2011 Cumartesi günü seni de sınırlara dayanmak için Hatay’a bekliyoruz.
Unutma, birileri aramıza sınır koyabilir ancak hayallerimize asla sınır koyamazlar.”

Bilgi almak isteyenler, 16 Temmuz Gençlik Hareketi’ne şu adresten ulaşabilirler: 16temmuzgenclikhareketi@gmail.com

Ayrıca şöyle bir de blog siteleri mevcut: http://16temmuzgenclikhareketi.blogspot.com/

Bu güzide ruhu, bu insani hassasiyeti selamlıyorum. Hakan Albayrak’ın belgeselini çektiği köprünün, yani Şam-İstanbul Köprüsü’nün mühendisleri, mimarları, işçileri bu gençler!
Yolları açık olsun, dualarımız Suriye halkı için! Allah’ın da izniyle, yeryüzünde tek bir mazlum kalmayana dek, mücadelemiz devam edecek!

Dünyaya Yeni Söz Gazetesi, 12.07.2011 

MADIMAK'TA BİR FANUS

2 Temmuz 1993… Sivas’ta bir oteli yaktılar. Kimler yaktı? Camide, sokakta, kıraathanede ellerine tutuşturulan imzasız kâğıtlarla galeyana gelen; kendini inancının muhafızı, sözcüsü ve hatta sahibi ilan eden cehalet! Kim dağıttı o imzasız kâğıtları?  Derinlerine kadar pisliğe bulaşmış bir devlet! Kimler yandı? Otuz beş can ve itibar-ı millet!

Madımak’ı yaktıklarında, henüz 13 yaşındaydım. Aziz Nesin’in yazdığı çocuk kitaplarından birkaçını iştahla yutan bir çocuk olarak, televizyonun karşısında olan biteni büyük bir dehşetle izlediğimi hatırlıyorum. Hissettiklerimi, bu duyguya o yaşlarda benzeyen bir başka duygumla ancak izah edebilirim. Çocukken futbol maçlarına giderdik. Ve takımımız yenildiğinde, seyirciler arasından bol küfürlü ve tehditkâr tezahüratlar yükselirdi. Bazen kendinden geçen birkaç seyircinin, soyunma odasına giden yolda, mağlup takımımızın oyuncularını sanki “öldürmek” istercesine tel örgülere yapıştığını görürdüm. Tam burada, o tel örgülere yapışan adamların korkusuyla dolardım. Aziz Nesin’in de itfaiyeden, sanki bir timsah havuzuna koca bir but atılırcasına, hınç dolu bir kalabalığa atılmasını izlerken, seyircilerin tel örgülerinin olmadığını fark etmemle bu korkum tavan yapmıştı. Tel örgülere inanmıyorum. Ama böyle insanlığa da inanmıyorum ben!

Aziz Nesin; ne tanrıtanımazlığı, ne Salman Rushdie distribütörlüğü ile benim hafızamda yer etmiştir. Çünkü çocukluk, bir insanın hayatını ele geçirmeye teşnedir. Eğer Nesin’in yazdığı çocuk kitaplarını okuyanınız varsa, bu kitaplarda yazılanlar bir çocuğa bir emaneti teslim edercesine kaleme alınmıştır. O kitapları okuyanlar, Aziz Nesin’in tanrıtanımazlığına da, Peygamber’e hakaret ettiğine de inanmaz. O kitapları okursanız, Aziz Nesin’in kalbinin oraya gömüldüğüne şahit olacaksınız, zira kalbi olmayan biri o kitapları yazamaz!

Bir tanrıtanımazdan hiçbir şey öğrenemeyeceğinizi düşünüp, sırtınızı ona dönerseniz ve hatta gidip sırf bu yüzden onu öldürürseniz, en açık haliyle söylüyorum, siz de Tanrı’yı tanımıyorsunuz yahut tanımak istemiyorsunuzdur fikrimce. Tanrıtanımaz mucitlerin bir listesini yapalım isterseniz? Tanrıtanımaz bestekârların, müzisyenlerin, ressamların, şairlerin, matematikçilerin, fizikçilerin, mühendislerin, öğretmenlerin bir listesini yapalım! Ortaya koyduklarına bakarsanız, inanmadıklarını söylerken sadece boş bulunmuş olduklarını anlarsınız! Ortaya koyduklarına bakarsanız; inanıp inanmadığımıza aklımızın “karar” vermediğini, ağzımızın söylemediğini anlarsınız!

Aziz Nesin’in hafızamda en çok yer eden hikâyesi şudur. Bu hikâyeyi size aktarırken, ne kadarının Aziz Nesin’e, ne kadarının benim hayal gücüme ait olduğunu ayırt etmem zor!  Küçük bir çocuk, karınca yuvasının üzerini bir fanus ile kapatıyor. Ve içine de bir çekirge atıyor. Karıncalar ile dev çekirgenin savaşı başlamış oluyor böylece -Savaşlar aslında hep böyle başlıyor-. Karıncalar çekirgeye bölükler halinde saldırmaya başlıyor. Ve çekirge de, türlü hamlelerle püskürtüyor karıncaları. Sonra yılmayan karıncalar, bir yandan kaybettikleri arkadaşlarının bedenlerini yuvaya taşırken, bir yandan da çekirgeye saldırmaya devam ediyorlar. Küçük çocuk, olanı biteni fanusun dışından, dehşetle izliyor. Karıncaların sayısı arttıkça, çekirgeye daha fazla yaklaşıyorlar. Neden sonra, birkaç karınca çekirgenin üzerine çıkmayı başarıyor ve bir bacağını koparıyorlar. Önüne gelen bütün karıncaları o vakte değin püskürten çekirge, düşmeye başlıyor. Karıncalar, çekirgenin eski gücünde olmadığını fark ederek ellerini, kollarını koparıp alıyorlar. Ve savaş, çekirgenin yerin yüzeyinde yüzü koyun yatması ile, yani karıncaların zaferiyle bitiyor. Hiç hareketsiz duran çekirgenin içine giriyorlar sonra. Bir süre çekirge ile yuva arasındaki yoğun karınca trafiğini izleyen çocuk, çekirgenin içi tamamen boşaltılana ve salt bir kabuktan kalana kadar bekliyor. Ve sonra muhteva çekilince, iskelet çöküyor. Karıncalar, tek bir parça bırakmaksızın çekirgeyi yuvalarına taşıyorlar.

Bu hikâyede, insanın bir suçlu arayası geliyor, öyle değil mi? Çekirge mi iyi? Karıncalar mı kötü?  Tam tersi mi? Çocuğun mu yoksa bütün suç? Bana kalırsa bu hikâyede bir suçlu yok, bir suç aleti var. Aslında bir suç aleti de değil, suça alet olan bir şey var: Fanus!

2 Temmuz 1993 Cuma günü Sivas’ın üzerine bir fanus kapadılar. Bu fanusu kapayan güç odakları, bu fanusun içindekilerini de çoktan savaşa hazırlamışlardı. Kutuplaşmaların dozu kâfi derecede yüksekti, aktörler özenle seçilmişti, yer ise bulunmaz kaftan idi. İnsanın en eski alışkanlıklarından birini, inanç “müptelalığını” konu edindiler. Bir inancın yahut bir ırkın işgüzar memuriyetine soyunmak, başkalarını da senin gibi inanmaya yahut en azından öyle görünmeye zorlar. Bu fazladan cüretkârlığın benzerlerini, tarih sayfalarının hemen her tarafına kapanan fanusların altında görebilirsiniz.

“Zulüm”, kelime anlamıyla bir şeyin yerinden edilmesidir. Bir şeyin olağanlığını, yani kendi olmakla ilgili özünü/hakkını bertaraf ederseniz, yaptığınız şey zulme dönüşür. Karıncaların, üzerlerine bir fanus kapanana kadar, bir çekirge ile ne alıp veremediği olabilir ki?! Bütün renkler, bütün inançlar, bütün ırklar; kalpleriyle davrandıkları sürece, yani özlerinden ses verdikleri müddetçe ebediyen beraber yaşayabilirler. Ne zaman ki şeytan, yani kötülük, eline bir fanus alır ve onu bizim kalplerimizin üzerine kapatırsa; insan, etrafına dehşet saçan bir zalime dönüşür.

Madımak, insanlık tarihinin, hala da kanamaya devam eden bir yarasıdır. Orada, otuz beş canı alan meşum kalabalık, bu yaptıklarını Müslüman oldukları için yapmamışlardır, nefislerinin emrine amade çıkarmışlardır o yangını. O yangını çıkartanların kalplerinin üzerine, Sivas’ın üzerine kapatılan fanustan da büyük bir fanus kapatılmıştır.  Orada, “meşhur yasakların ve tel örgülerin sahibi”, gerçek bir suçu engellemek adına olması gereken yerde olmamıştır. Orada, istediğinde tanklar ve panzerlerle arz-ı endam ederek koca şehirlerin kalabalığını evine kapatan cuntacı zihniyet, aynı şeyi bu defa, tanklarını ve panzerlerini geri çekerek yapmıştır. Orada, Pir Sultan Abdal’ın heykelini yerinden söken softalar, günü geldiğinde onun yaylasından Şah’ına giden yolu görünce, utanacaklar! Orada, “din elden gidiyor!” nidalarıyla yeri göğü inleten putperestler, her şeyin açık edildiği gün geldiğinde neyin elden gittiğini daha iyi kavrayacaklar. Bu ülkede yaşayan insanları, sözümona bir arada tutmak için, onların düşmanlıklarından istifade eden egemenler; kölesi oldukları emperyalistlerin, bir başka elle hışmına uğruyorlar şimdi. Ne sanıyordunuz, keser dönünce sap yerinde mi sayacaktı yani?!  Orada, namaz çıkışı eline tutuşturulan bir kâğıt parçasının peşinden katliam yapmaya koşan kim varsa, Yunus’un, namaz ile kalp kırmak arasında kurduğu bağıntıya vursun yüzünü!

Ve size de geleceğim… Çünkü siz de bu oyunun mazlumu değilsiniz artık! Madımak’a bakıp da, tüm Müslümanlara ve İslam’a sövenler, “İşte İslam’ın daimi potansiyeli: İrtica!” diye çığırtkanlık yapan lafazanlar, sanki sidik yarıştırır gibi katliam yarıştırıp “Başbağlar” deyince “Madımak”, “Madımak” deyince “Başbağlar” diye atılan kutup kurtları, bu katliam bize yapıldı diyerek, bu katliamı inhisarına geçiren sözümona solcu, devrimci, Alevi kamplar; size de şöyle büyük bir dev aynası lazım! Bunları yaptığınız müddetçe, bu katliamı yapanlardan ne farkınız var?! Zaten bu katliamı yaptıranlar, yani fanusu yuvaya kapatan el, en çok “sizin” böyle düşünmenizi istiyor, haberiniz olsun! Böyle düşündüğünüz müddetçe, yani böyle kutuplaşmacı ve değişmez bir önyargıyla bakarak; hangi inanca mensup olursanız olun, bu yangına her gün ateş taşıyanlardan birisiniz işte, başka ne olacak!? Mazluma bir renk isnat edenler, muhakkak bir tarafın zalimidirler!

Gelelim meselenin kalbi, yani en insani tarafına! Bu son kısım, kalbinde ötekine yer açanlara… Yukarıda aktardığım hikâyedeki gibi, bir çocuğun elindeki fanus o çocuğun masumiyetini sekteye uğratmaz. En nihayetinde çocuk, çocuktur işte! Ama yetişkinlerin çocuk kalpleri yoktur. Çocukluğunu kaybedenler, niyet edinirler. Mühim olan, iyi niyetli olabilmektir. İyi niyetli olamasak da, yaptığımız hata sonrası, iyi niyete dönebilmektir, öyle kalabilmektir esas olan. Bu bize adalet, vicdan ve sevgi olarak döner. Madımak’taki katliamı yapanlar, şu ya da bu renge bakılmaksızın; niyetlerini bozan insanlardırlar. Onları herhangi bir inancın memuru olarak görürsek, o inancı karalayarak biz de niyetimizi bozmuş oluruz. Madımak’ta saldırıya uğrayanlarsa, isterlerse dünyanın en kötü insanları olsunlar (ki bence hiçbirinin kötülükle bir ilgisi yoktu!), o şekilde bir saldırıya uğramak kaydıyla artık mazlumdurlar. Ve mazlum, bir zamanların zalimi olsa bile o, bir insanlık emanetidir bizlere!

Fanus, kötülüğe/şeytana ait bir alet… İnsanı da bu yolla kendine alet ediyor işte! Ben insandan ümidini kesmeyen insanlardanım. Bir gün o fanusu kalbinin üzerine kapatan, gün olur o fanusu kalbiyle kırabilir de!  

Velhasıl, Madımak katliamı, herhangi bir mezhebe, dine, inanca, insana yapılan bir saldırı değildir. Bizatihi insanlığın yara aldığı bir saldırıdır. Bu saldırı sonrası yaralananlar, kalbi olan, kalbiyle davranan bütün insanlardır. Her vahim olay gibi, şu yaşadığımız fani ömür içinden, ibretlik bir bilgidir de hepimiz için. Bizi o kadar derinden yaralamış olmalı ki, aradan geçen bunca zamana rağmen hala dün olmuş gibi kanıyor. Kalbiyle görenlerin, kalbiyle davrananların başı sağ olsun! Yazıyı, heykeli sökülerek yerlerde süründürülen Pir Sultan Abdal’ın bir dörtlüğüyle bitiriyorum. O heykeli sökenler, umarım kendi itibarlarını yerinden söktüklerinin farkına varırlar da, herkesin inancının biricik olduğunu bu sayede anlarlar! Zira siz o heykeli sökmeden, aynı düşmanlık ve softalıkla, sizin gibiler tarafından asılmadan hemen önce söylediği şiirden bir parçadır bu:

“alınmış abdestim aldırırlarsa
 kılınmış namazım kıldırırlarsa
 sizde Şah diyeni öldürürlerse
 ben de bu yayladan Şah’a giderim!”

Dünyaya Yeni Söz Gazetesi, 08.07.2011

4 Temmuz 2011 Pazartesi

7 / 24

katilin dönmesi gibi olay mahalline
günahlar da dönüyor tövbe edildikleri yere
aynı delikten en az iki kez ısırıldım
Rabbim, Mümin ne büyük kelime!

ey kovmayan kapı! ey büyük mükerrer!
bu hicap kokuları hatalarımdan geliyor
işte yine aynı yol, yine aynı adres
yanıldığım yerin biraz ötesinde
ezbere bildiğim dua,
terk ettiğim mukaddes

seni eksik seviyorsam tamamlarsın değil mi?
senin affın yeniden başlamaya çilingir!
geceye az evvel dolunaydan inmişsin
korkmayayım değil mi, bu karanlık alengir!

bu kıyafet cümbüşünde ellerimi bırakma
aczimi aynama yapıştır, dursun
bu bana verdiğin kadarıyla sevda
aşk olup içimdeki zemheriyle kudursun

ÖLMEK GİBİ SEVMEK!

ömrüm, sana karşı boş bulunmakla geçiyor. seni her ziyaretimde, tabancamı emanete bırakıyorum. gözlerin uçaklarla bombalarken bağrımı, kendime affından gayrı sığınak bulamıyorum. beni affetmelisin! bunu yapacağına inanarak başlamalısın işe. biliyorum, yaptığım gaflar boyumu geçti. şimdi elimi her belime attığımda, bana doğrultulan tabancanın aslında benim tabancam olduğunu anlıyorum. elimi her beline attığımda, bir müzik kutusu infilak ediyor gibi başlayan bir şarkı... yo hayır, seninle dans etmek için değil bütün bu arbede, tüm bu devranın efsunlu çarkı! seni dansa kaldırmam için bir çocuğu hıçkırık tutsa, kâfi!

dünyanın bütün bahaneleri bir araya gelse, yaşadıklarımızı berkitemez. birimiz neden bahsettiğimizi unutmalı! neden bahsettiğimizin ne önemi var? hem neden bahsedebiliriz ki biz?! bahsettiklerimizin ne kadar ötesine geçebiliriz? mesele şu; biz bir şeyden bahsederken, bir şeyden bahsettiğimizin her daim farkındayız! susup, sadece birbirimize baksak? ve bu sıra gözlerimiz dahi konuşmasa… sanki o vakit, gerçek bir suskunluk koyabiliriz aramıza.

başımıza ne geldiyse, hep konuştuklarımızdan! tabi bir de anladıklarımız var. oysa ne varsa, konuşamadıklarımızda! ne varsa, işte o anlamadıklarımız var ya, hepsi onlar! oraya gitmenin bir yolunu bulmalıyız. konuşmadan ve anlamadan, insan neyin farkında olabilir ki? ey senin farkında olmamla başlayan maceram, bana borç ver biraz! ey sırrın bir işe yaramadığı açıklık! ey sen! ve ey sen olmayan! ve ey sen olmakla olmamak arasında salınan! bütün yazmadıklarım beni bulsun, böylece yazmayabilirim!

sana dönünce lunaparkta bir çocuğun ölümünü seyreder gibiyim azizem. ben artık biraz uyumalıyım. biraz kiraz yemeliyim. ve ey su içmek, beni boşver!  ölmek gibi sevmek… asıl bu eksik aramızda!

MAVİ MARMARA'NIN MANASI


Mavi Marmara bir gemi değil, bir devrimdir. Allah’ın, biz kulları ibret alsın için, gözümüzün önüne serdiği bir Kerbela sahnesidir. Zalim ile mazlumun, Hak ile batılın; kafalarda hiç şüphe bırakmayacak denli birbirinden ayrılmasıdır. İnsanlığı temsilen, bütün dünya vatandaşlarına gönderilen açık bir mektuptur. Okuması yazması olan hemen herkes, bu açık metnin ne manaya geldiğini yüreğiyle kavrar. Okuma yazma derken, harflerden bahsetmiyoruz tabi ki! Okumak zaten gözle değil, kalpledir. Kalbi olmayanlar; okuma yazma bilmezler!


Halen içinizde Mavi Marmara’nın bir tersanede yapılan ve suyun yüzeyinde yol alan, bilmem kaç tonluk bir gemi olduğunu düşünen demir kafalılar varsa, şunu bir an evvel açık etmem lazım. Mavi Marmara, benim inancıma göre, Allah’ın emri ile cennette melekler tarafından bina edilen bir mananın, yeryüzünde bir gemi iskeletine bindirilmesidir. Yani gemi, o mananın yalnızca kıyafetidir.

Bu açıdan bakınca Mavi Marmara, taşıdığı mana itibarı ile her şey olabilir. Bir bakarsınız tren olur, bir bakarsınız uçak. Kim bilir belki bir gün uzunca kanatlarıyla bir kuş… Evrendeki her şey gibi mülkiyeti sadece ama sadece Allah’a aittir. Ne İHH, ne de o gemiye binen diğer muhterem eşhas, Mavi Marmara bizimdir diyebilirler. Allah’ın emrine vesile olmuşlardır ve bundan gayrı/öte bir güçleri de yoktur. Şimdi gücü olan birileri var ise, onlar da o mananın içinde eriyen dokuzudur. Allah rahmet eylesin!

Neden bunların izahına girdim peki? Çünkü Mavi Marmara’nın geçtiğimiz haftalarda Gazze’ye, tekrar yola çıkması planlanıyordu ama bir şekilde nasip olmadı. Yaptığımız planın tutması için tek şart varsa, o da yaptığımız planın Allah’ın planıyla aynı olmasıdır! İç ve dış baskılar neticesinde bu geminin demir alamıyor oluşundan ötürü ortalığı kirli bir eleştiri yağmuru götürüyor durumda. Başta İHH olmak üzere, İsrail’in baskılarına boyun eğdiği düşünülen hükümet de eleştirilenler arasında. Anlamak mümkün değil!

Neyi anlamak mümkün değil biliyor musunuz? Her şeyi! Kardeşlerim! Canlarını feda uğruna, bu muazzam devrimi en yakın yerden, yani gemiden seyredenlerin daha neden çekincesi, korkusu olabilir ki?! Zamanı değildir, Allah o geminin kalkması için bir “ol!” vermemiştir ve dahası belki de Mavi Marmara yoluna bir gemi ile devam etmeyecektir artık, kim bilir! Bu eleştirileri yapanları, Mavi Marmara’nın manasını bir gemi üzerine düşürmekle, pek putperestçe buluyorum açıkçası.

Allah’ın yeryüzüne düşürdüğü mana, kaybolur mu sanıyorsunuz? Ben manayı, enerjiye benzetiyorum. Hiçbir zaman kaybolmayan ama sürekli dönüşen bir mefhum gibi yani… Bu sayede, mananın üzerine düştüğü eşyadan (“eşya”, “şey”in çoğuludur) korunuyorum. Putperestlik; tam olarak o eşyada takılıp kalmakla, bir kere o şeyden zuhur eden manayı tekrar ve tekrar o şeyden saplantılı bir biçimde beklemekle vaki olur. Hâlbuki mana, her an vesile değiştirebilir. Ve yalnızca Allah’tan kaynak alır.

Gemiyi türbeleştirme temayülünü de bu yüzden çok uzak buluyorum kendime. Elbette hepimiz, geminin İstanbul’a gelişini gidip karşıladık. Merakımızdan, hevesimizden, heyecanımızdan, bu büyük devrimin dekoruna koşturduk hemen. Ama en nihayetinde bir gemi bu! Bize hatırlattıkları açısından her daim yaşayacak bir gemi olsa da, bir gemi işte ya… Tekrar o manayı giyindiğinde, artık gemi olmayacak, ona Mavi Marmara diyeceğiz tekrar.

Demir alamayan ve Gazze’ye gidemeyen bu gemiye bu kadar yükleniyor olmayı, o manaya duyulan açlıktan ibaret sayıyorum ve yadırgamıyorum da. Hepimiz o manayla karın doyuran insanlarız! Akşam eve dönünce, ailemize o manadan getirmek, yedirmek istiyoruz. Ama bu kadar yüklenmesek gemiye; bakarsınız bir gün uçak olur, tren olur, kuş olur, geri gelir o mana! Ve heyecanla doğrularak deriz ki; “işte bu Mavi Marmara!”


Dünyaya Yeni Söz Gazetesi, 03.07.2011

SESİNİ ARAMAYAN HALK!

Seçim sonuçları üzerine yazmak için, duygularımın yatışmasını bekledim. Allah’ın, meşrebime hiç sakınmadan kattığı iyimserliğim ve ümidim yüzünden, yine de son dakikaya kadar seçmenden bir sürpriz bekledim. Olmadı, seçmen mevcut iktidarı var gücüyle onadı. BDP’nin, yüzde onluk baraj ‘eşitsizliğine’ rağmen ortaya koyduğu muazzam organizasyon ruhu, takdire şayandı. MHP ve CHP de, müzmin muhalifler olarak parlamentodaki yerini aldı. Artıp azalan birkaç sandalye dışında, meclis fotoğrafının pek de değiştiği söylenemez!

Edip Cansever’in, “Ben Ruhi Bey Nasılım” adlı şiirinin bir bölümü şu şekilde başlar: “Anlamadığım şu / ben neden bir otel kâtibiyim?”. Yüzde ellilik neticenin kodları üzerine kafa yorarken, aklımda bu mısralar dolanıyordu. Türkiye’nin seçmeni, taammüden oluşturulan “ideolojik kutuplaşmaların” gölgesinde can vermiştir kanımca. Ve dönüp kendisine, anlamadığını sorgulayacak bir otel kâtibi olmayı bile reva görmemiştir. Türkiye oteli; bütün inançları ve fikirleri odalarında barındıran, ötekini emanet belleyen, geniş bir spektrumun içinde onlarca kültürü aynı anda barından bir yer olma şansını “resmen” kaybetti. Eski rejim, bunu yeni iktidar için ziyadesiyle hazırlamıştı zaten. Ama yeni gelenin, halkın desteğiyle durumu değiştireceğine dair inancımız, buharlaşıp yitti! Nasıl mı? Açalım…

Bütün ideolojik angajmanları ortadan kaldırarak, sadece halkın ihtiyaçlarına yönelik bir politika tutturursanız, halk sizi barajın altında görmek istiyor. Peki, halk neden böyle yapıyor? Çünkü senelerdir medya ve sokak aralarına sızan galeyancı ve jurnalci ajanların provokasyonlarıyla, iktidarın ve sermayenin el ele verip kendi hinterlandı olan emperyalistlerin köleliğine soyunmasıyla, her ideolojik argümana itinayla düşman kazandırılmasıyla, işte zurnanın zırt dediği yere kadar geldik! Bütün cepheler, kendi statükolarını ve o statükoların içine inşa ettikleri rantiye dükkanları ile beton bir katılığa büründü. Resim, aynı resim! Oysa herkeste, bir seçim kazandım neşesi var.

Kaybedense Türkiye… Ve ona bağlı, bir yerinden daha kurşunlanan dünya. Koca seçim sürecinde,  onca gürültülü miting bize yeni olarak neyi önerdi, Allah aşkına? Geriye dönüp bir bakın, parlamenter partilerin bütün liderleri, birbirini vurmaktan gayrı bize ne söylemişler? İçimizdeki kini ve düşmanlığı ortaya çıkarmaktan gayrı, birbirlerine hakaretler düzmekten öte, yeni olarak ne çalmışlar kulağımıza? Hepsi, kendi statükolarının iskelelerini sağlama almayı, yani önce ve hep ‘kendi’lerini düşünmeyi, amaçlarına giden yolda türlü bahanelerle mesnetlendirdiler.

Meselenin özü şudur. Hedef kitleler tespit edilmiş ve onların ihtiyaçları öncelenerek bir strateji planlanmıştır. Bu hedef kitlelerin, fevkalade kalabalık ve fevkalade muhtaç olması gözetilmiş ve bütün planlar bunun üzerine yapılmıştır. Tabi bu hedef kitlelerin tespiti, ötekilerin mutlak bir şekilde yok sayılmasını da gerektiriyor.

Mesela hekim olmam hasebiyle, size bu konuyu izah edecek bir örnek vereyim. Vatandaş, hükümetin sağlık politikalarından fevkalade memnun durumda. Böyle olması da lazım zaten! Hep böyle olsun da… Lakin cumhuriyet tarihinde belki ilk defa doktorlar greve gitti, sağlık personeli mutsuz, her gün değişen kurallarla sektöre müthiş bir sistemsizlik hâkim. Elbette, tabipler odasının ideolojik angajmanı, bu protestoları, sahici bir protesto olmaktan uzak bir yere taşıyor. Eski rejimin kafasında bir sendikal oluşumun, bu hükümete karşı samimi olmasını düşünmek zaten abesle iştigal olurdu. Bir de, meslektaşlarımın para kazanmak üzerine inşa edilmiş muharris yapıları, halk tarafından –haklı olarak!- aç gözlülükle itham ediliyor. Bütün bunlarda haklılık payı var. Lakin ve inşallah, ne tabipler odası kadar angaje bir politiklikle, ne de açgözlü meslektaşlarımın para kazanma hırsıyla söylüyorum bunları. Sadece doktorlar değil, bütün sağlık personelini de hesaba kattığımızda, ortada “mutlak” bir memnuniyetsizlik var. Sadece parasal bir memnuniyetsizlikten bahsetmiyorum, sistemsizliğin oluşturduğu tedirginlik hissidir esas olan! İşte hükümet, tam olarak burada, bahsettiğim stratejiyi devreye sokuyor. Sağlık personelini bir hedef kitle olmaktan çıkartıp, sağlık hizmetlerinden istifade edecek olan memuru, işçiyi, esnafı, yani daha kalabalık bir orduyu tercih ediyor. Böylece terazinin bozuk olması, ötekinin bir nevi yok sayılması ile kompanse edilmiş oluyor!

Benzer kitle sapmaları, ‘Kürt Açılımı’na taban tabana zıt olarak gerçekleştirilen seçim propagandalarında da kendini gösterdi. Milliyetçi oylara duyulan iştah, kaset skandallarıyla birlikte, düşmanlık ve tahrik üzerinden bir rantiyeye dönüştü. Öyle ki, birçok CHP’linin, MHP barajın altında kalmasın diye telaşla MHP’ye oy verdiğine şahit olduk. CHP, Kılıçdaroğlu’nun Hakkâri ve Diyarbakır mitingleriyle doğuda ilk kez bir samimiyet gösterisine sahne olduysa da, tabanın yaşlanmış timsahları seçim sonrasında hemen harekete geçti. CHP’nin iç muhalefeti daha da kızışacak gibi duruyor, hele ki Demirel grubunun da oyuna dâhil olduğunu düşünecek olursak.

Velhasıl, AKP bütün vatandaşları değil, kendisini tek başına iktidar yapmaya yetecek kadar vatandaşı düşünerek, stratejik bir zafer daha kazandı. Ama bu zafer, benim lügatimde ağır bir yenilgidir. İnsanın, kendisine yenilmesi, kendi hakikatine ve inançlarına yenilmesi, nefsine yenilmesi gibi bir yenilgidir. CHP ve MHP’nin almış olduğu sonuçlar da açık bir yenilgidir. Hem CHP, hem MHP aldıkları bu oylarla, AKP’yi yüzyıl iktidar yapabilirler. Bu partilerin varlığı bile, AKP’nin çanağına bir güzidedir. Zafer, statükonun zaferidir. Resim, statükonun resmidir. Halk kaybettiğinin farkında olacağı gün, kazanmaya başlayacak inşallah!

AKP’nin karşısında, MHP ve CHP gibi muhalif olmaktan bile nemalanan, “bari”lerle, “hiç olmazsa”larla, “en azından”larla yetinen partiler oldukça, bu iktidarın kodları anlaşılamaz. BDP’nin tavrını önemsiyorum, ama onları da Kandil ile İmralı arasında çelişkili kalmak gibi ve  İmralı’nın da dediği gibi “küçük burjuvazi olmak” gibi tehlikeler bekliyor. Sol ittifakı ve İslamcı kimlikleri vesilesi ile BDP’ye dahil olan vekillerden ümidim var.

Bütün vatandaşları kendine hedef belleyen, bütün ideolojik angajmanları ayrılıkçı olmaktan çıkartarak birleştiren, seçim beyannamesi ile gerçek anlamda göz dolduran,  yönetim modelleri ile ekonomik stratejileri ile yeni şeyler söyleyen, sadece ama sadece halkın ihtiyaçlarına yönelen tek bir parti vardı. Numan Kurtulmuş ve bütün renklerden seçtiği aydın insanlar bir araya gelerek, bir gökkuşağı koydu vatandaşın önüne. Bu gökkuşağı, topraklarımızı bereketlendirecek bir yağmuru vaat ediyordu. Halkın sesi olmaya talip oldular. Sağcılık ve solculuk mevzularının ve dahi diğer bütün ideolojik angajmanların bizi yavaşlatan ayrılıkçı söylemler olduğunu savladılar. Meselelerin, Türkiye ve dünya ölçeğinde nasıl çözüleceğini anlattılar. Hepiniz dinlediniz ve şahit de oldum, çoğunuz onadınız da. Sağcı, solcu, inançlı, inançsız, önyargılarını bertaraf eden herkes, hepiniz Numan Kurtulmuş’u ‘sevdiniz’ ve hak verdiniz. Ama gidip, statükoyu seçtiniz. Kendi rahatınızı öncelediniz. Darbecilerden korktuğunuz kadar, kendi hakikatinizin size söylediğini önemseseydiniz, böyle olmazdı. İslam birliği putları diktiniz. “Bu bir müddet böyle gitsin, arada haksızlar da olur” dediniz. “Ne yapalım, herkesi memnun etmek mümkün değil!” dediniz. Haksızlıklara göz yumdunuz. Kendinizi kandırıyorsanız baştan söyleyeyim, siz sadece ama sadece “kendi”nizi düşündünüz, “kendi”nizi seçtiniz. Hangi partidenseniz, o partinin hedef kitlesi olarak, ötekini yok sayarak, hatta ona karşı cephe alarak verdiniz oylarınızı. Sözüm, gönlü Numan Bey’e kayıp da, ona oy vermeyenlere! “Bir dahaki sefere!” diyenlere! Türkiye’den çok partisini düşünenlere! Kraldan çok kralcı olan nöbetçi seçmene! Kendi iç sesini tanzim edene, küçük planlar yapana, hakikatini lime lime doğrayana bu sözlerim!

Ne diyelim… Mevlam ne eylerse, güzel eyler! Bütün şerler de hayra vesiledir. Halk, günün birinde sadece rahatını değil, kendi sesini de elbet arayacak. Hatta ötekini kendinden çok düşüneceği ve kendi rahatından feragat edeceği o güzel günler de gelecek! O günler geldiğinde geriye dönüp şu seçim sonuçlarını tekrar okuduğunuz zaman, oy verdiğiniz partilerin rantına yağ sürdüğünüz bıçaklar bir bir çıkacak ortaya. O bıçakları kendi avucunuzda tutuyor olmanın hesabıyla yüzleşeceksiniz sonra!

Dünyaya Yeni Söz Gazetesi, 29.06.2011

FATMA SEDEF

Kız çocuğu sahibi olmak sünnettir. İnsan, kızının yüzünü dünya gözüyle görene kadar, bu sünnetti gerçekleştirip gerçekleştiremeyeceğinden emin olamıyor. Neden sonra, kızınızı kucağınıza verdiklerinde, “nasip” olduğunu anlıyorsunuz. Ardından bastırıyor bir düşünce; demek ki bütün sünnetler nasiple alakalı! Zaten mürşit diyor ki; “efendinizin izni olmasa, O’nun ismini bile ağzınıza alamazsınız! Hz. Fatıma Annemiz, derler ki, Resulullah’ın dünyada en sevdiğiymiş. “O hem annemdi, hem kızımdı” diye buyurarak, “babasının annesi” lakabı da bu hadisten ileri geliyor. 

“Ehl-i Beyt” ağacını resmedenler; Hz. Fatıma Annemizi kök, Hz. Ali efendimizi gövde, güzeller güzeli Hz. Hasan ve Hz. Hüseyn’i de meyve olarak çizerler. Tasavvufta Hz. Fatıma Annemiz, “Hakikat-i Muhammediye”dir, yani Hz. Muhammed’in hakikati, Hz. Fatıma Annemiz üzerinedir. Resulullah’ın soyu da, Hz. Fatıma Annemiz üzerinden yürümüştür zaten. Sedef, görünen kabuktur. Tıpkı bizim çamurdan yaratılan suretimiz gibi bir kabuk… Sedef rengini sevmeyeni tanımadım. Denizlerin dibini ve o dibin de dibini çağrıştırır. Sanki saklı olanın hevesini karıştırır. Hani birini görür ve onun kalbinin güzelliğiyle vurularak, “inci gibi bir kalbi var!” dersiniz ya. Aslında o inciyi görmezsiniz, görmezsiniz sadece sezersiniz ya. İşte o inciyi de, o kalbi de size düşündürten Sedef’tir. Kabuğunuz bir Sedef gibi görünürse, herkes kalbinizde bir inci var sanır! Kabuğunuz Sedef gibi görünürse, zaten bu kalbinizdeki incinin yansımasıdır!

Allah salih kullarından eylesin, bir kızım ol’du.

Evet, Allah ol dedi oldu, öl dedi mi ölecek. Amaaan, her şey Allah’ın bir ol’una bakıyor işte. Biz niyet ettik, biraz dua ettik/gayret ettik, hem kendimiz için, hem de olmayan için niyaz ettik, nasip oldu bir şekilde. Allah nazarlardan korusun, bu yazıyı okuyanın da bir dua ve bir Maşallah borcu olsun! İsmi Fatma Sedef… Derler ki, yeni doğan bebekler isimleriyle gelirler. Sakın onlara isimlerini siz koyuyorsunuz sanmayın, onlar Allah’ın katındaki isimleriyle adaş nefeslenirler. Manası ayyuka çıksın için hakiki isimlerinin (ayan-ı sabite), evet sırf bunun için yaşarlar bu sürgün diyarını. Peygamberin ziyaretine nail olmuş bu dünya, ne mümkün tümden kötü bir yer ola! Ne mutlu, O’nun manasının içine dolana!

Fatma Sedef, Resul’ünün yoluna kurban olsun inşallah! Cennette efendisine “baba” diyecek Hz. Fatıma Annemiz gibi olsun inşallah! Hz. Ali gibi bir kocası, dostu, kardeşi, aşkı olsun inşallah! Hz. Ebubekir kadar sadık, Hz. Ömer kadar adaletli, Hz. Osman gibi edepli olsun inşallah! Bize bir çocuk verdi Allah, versin vermediğine de inşallah! Bizi bu çocuğun sevdasına zebun etmesin Allah, aşkına vesile kılsın inşallah! Bizi imtihan eden ve edecek olan Allah, yükü kaldıracak kuvveti de bahşeder inşallah! Biz bir söz söyledik Pir’imiz aşkına, bir söz verdik Resul’ün aşkına, ne mutlu bizi aşkına giriftar eden Allah’ın aşkına…

Dünyaya Yeni Söz Gazetesi, 26.06.2011

EY İNANDIRILANLAR, KİBİRLENMEYİN!

İnanmak, okun kalbe saplanmasıyladır. Aklımızın herhangi bir inancı onaması, inanmak için kâfi değildir. Bir başka elin devreye girmesi ve sizi kendine ait kılması gerekir. Gidip görmeyi çok istediğiniz bir yeri düşünün ve cebinizde beş kuruş yok. Tüm gayretinizle bilet parasını bütün etseniz dahi, o yere gitmeniz size bağlı/dair bir şey değildir. Bileti kesen, sizi bir vesaitin içine koyan, gideceğiniz yere sağ salim varmanızı sağlayan bir başka eldir. Evet, Allah dilediğine inandırır!

Hal böyleyken, bileti kesilen ve gideceği yere varan kardeşlerimiz de, karşılaştıkları bahçenin güzelliğiyle mi ilgili bilemem, çok geçmeden bir kibir başlıyor. Bazılarında, bu güzel bahçeyi herkesle bir an evvel paylaşmak isteğinden oluyor bu. Bazılarında ise, bu bahçeden gayrı bir yer olmadığı, olmaması gerektiği duygusu, birdenbire putperest bir düşünceye dönüşüveriyor. Peşi sıra, “bahçenin sözcülüğü”, “bahçenin sahipliği” gibi, durumdan olmadık vazifeler çıkarmaya başlıyorlar. Öyle ki, sürekli olarak bir bahçede olduğunu savlayan bu insanlara baktığınızda, bir bahçede olduklarını düşünmeniz neredeyse imkânsız!

“Elhamdülillah Müslüman’ım!” deniyor! Elbette, Allah’a bu bahçe için şükretmekte hiçbir beis yok. Lakin bahçeyi tamamen gezip tozmadığımdan, ömrümün sonuna kadar bu bahçede kalıp kalmayacağımı henüz bilmediğimden, ben “İnşallah Müslüman’ım!” diyorum. Yunus’un dediği gibi, her şeyin yarın Hak divanında belli olacağını son nefesime kadar unutmak istemiyorum.

Müslümanlık, bir süreçtir. Bu süreç, vardığımız bahçeyi gezdiğimiz zamana ve orada tattıklarımızla imtihan edildiğimiz her ana tekabül ediyor. İnsanın, mütemadiyen Müslüman olması, bu yakıcı kulluğun merkezinde ne kadar da güç! Gayretimiz galip gelirse bu bahçenin içinde, elhamdülillah öleceğiz. Bana kalırsa yaratılan herkes bu bahçenin içinde ya… Körün istediği bir göz misali, dolanıyoruz.

Peki, bu kadar elimizde olmayan bir inancın, kibri nasıl vaki oluyor? Acaba o bahçenin içine girip, sonra çıkarılanlar; gözlerini bürüyen ve hareket etmeyen bir bahçe resmini, sakın bahçe sanıyor olmasınlar! Öyle ya, o bahçenin içinde olsalar, oraya varmalarının sadece kendi gayretleriyle mümkün olmadığını görür, o bahçeyle ilişkisini kuvvetlendirmekten gayrı bir amaç gütmezlerdi. Ama bunlar, bahçenin içine girmeyenleri nasıl da kendi dünyalarının dışarısında bırakıyorlar. Sanki o bahçede doğmuş da, bir zamanlar kendisi de dışarıda değilmiş gibi!

Benim şahit olduğum bir başka şey de şu… Ömründe hiç o bahçeye girmeden, sadece bahçe resimlerine bakanlar var. Aileden ve çevreden duyduklarıyla, aldıkları tariflerle kendi çizdikleri resimleri anlatanlar var. Ve bütün bunları yaşayıp, bunlardan geçerek, o bahçeye hak kazananlar var. İnanmak, bu kalabalığın ortasında putları kırmakladır. Lakin bütün putları ortadan kaldırsak da, yine de biletimizin kesileceğe vakte kadar beklememiz gerekiyor.

Her ne şekilde inanıyor, daha doğrusu inandırılıyor olunursa olunsun, bu inancı kendisi için güzeller güzeli bir bahçe gibi görenler, bunun için asla kibre düşmemesi lazım. Herkesin Allah ile hiç kimseninkine benzemeyen biricik bir ilişkisi vardır. Aldığımız her nefes, yeni yollar devşiriyor. Herkes kendi bahçesini layıkıyla yaşasa, hepimizin aynı bahçenin farklı farklı köşelerinde olduğu ortaya çıkacak. Aynı bahçede birbirini göremeyen insanlar gibi olmayalım. Herkesin kendi yolu, kendi macerası vardır. Kendi inanma biçimlerimizi, kendi yolumuzu başkalarına dayatmayalım, sonra bir bahçede olduğumuza hiç kimseler inanmaz!



Dünyaya Yeni Söz Gazetesi, 23.06.2011

SURİYELİLİKLERİME KADAR ISLANIYORUM!

Son birkaç haftayı, Suriye’de yaşanan katliamları seyrederek geçirdim. En ağırı bu olsa gerek; bir katliamı elin kolun bağlı bir şekilde seyrediyor olmak. Ömrümde görmediğim vahşilikte savaş aletleri, yarılan kafatasları ve onların içinden dışarı çıkan beyinler, kopan ve dağılan uzuvlar, öldükten sonra bile işkencesi sona ermeyen, tekmelenen, kesilen cesetler, bütün sokakları boyayan kan, üst üste yığılan, istif edilen insan ölüleri… Kanımızı bir çırpıda donduracak ne varsa, şu an Suriye’de! Kalbimizi paramparça edecek ne varsa, aklımızı kaçırtacak, öfkemizi bir cinnete döndürecek ne varsa, hani ne kadar zalim ve ne kadar mazlum varsa, sanki şu an Suriye’de!

Niye mi? Bu sorunun izaha gelir bir yanı yok! Dünyanın en doğru yahut en yanlış fikri/inancı bile izlediklerimi gerektirecek bir karşılık bulamıyor bende. Düpedüz insanlıktan çıkan, yani şerefini ve itibarını kaybetmiş bir grubun, ruhunu şeytana satmasıdır bu!

Rejim, ne berbat bir kelime! Kendini yek doğru ilan eden ve herkesin de kendi gibi düşünmesini ve inanmasını isteyenleri ömrümce anlamadım. Ki Allah, elçilerine bile inandırma yetkisini vermemişken, hakikat sahibinin görevi apaçık tebliğden ibaretken; bu yaşanan zulmü, herhangi bir ülkünün yahut inancın bir parçası sayabilir miyiz, Allah aşkına!?
Olsa olsa bir erk istenci, bir iktidar bağımlılığı, bir sermaye bezirgânlığı, yahut en acıklısından yezidlik olabilir bu!

Kısaca –ki uzatmaya pek de lüzum yok!- her zamanki gibi bir toplum, ve kendini toplumun sahibi bellemiş bir elit grup, ve onun karşısında ezilen bir halk, ve onun içinde çoğalan yoksulluk ve isyan, ve onun karşısında artan şiddet, ve onun karşısında güçlenen devrim bilinci, ve onun karşısında fışkıran zulüm, ve onun karşısında yılmayan, pes etmeyen, geri dönüşü olmayan bir devrim yolculuğu, yaşanan tüm bu rezil/pespaye duruma rağmen korkmayan, başındakini devirmeye ant içmiş, can koymuş bir güzel cüret, oluk oluk akan kan, göz yaşları, çığlıklar, vesaire, vesaire…

Katledilenlerin hepsi, hakikat için savaşan devrim muhafızlarıdırlar! Karşı geldikleri vesayet rejimi, militarist ve kendi dinamiklerini putlaştıran bir zihniyetin ürünüdür. Öyle ki bu zalim rejim, Esad’ın ağzından iyi niyetle çıkan “reform” vaadine bir tepki olarak doğup büyüyen, dayatma ve zorbalıkla bütün pürüzleri giderebileceğini zanneden bir zavallılıktadır. Oysa ne Suriye’de, ne bizim ülkemizde, ne de dünyanın başka bir ülkesinde artık reddedilemeyecek bir gerçeklik varsa o da şudur; dayatmacılık ve zorbalık, uzun vadede kendi sonunu hazırlayan bir yönetim biçimidir.

Suriye’de yaşanan vahşetin, kendini bu denli zifiri bir hale sokmasının temel sebebi, işlerin artık geri dönüşsüz bir noktaya gelmiş olmasıdır. Her iki taraf da, pes edecek olursa, kazanmak yahut kaybetmemek için uğraştığı “gücü”, tekrar elde edemeyeceğini düşünüyor. Halk, onca yıldırma harekâtına rağmen, her geçen gün daha büyük kalabalıklarla çıkıyor sokaklara. Rejim, onca katliama rağmen, daha büyük katliamlar yapmaya devam ediyor.

Bu vahşi katliamların kaçınılmaz bir neticesi olarak, Suriye’den ülkemize sığınan mültecilerin sayısı gün be gün artıyor. Türkiye’yi bir kardeş, bir kurtarıcı olarak belliyorlar. Aynı toprağın insanı olduğumuz gerçeği, tarihin ve geleneğin dip derinlerinden su yüzüne çıkmaya başlıyor. Elbette, sığınanı Müslüman bir insiyakla emanetimiz olarak bağrımıza basmamız boynumuzun borcu, ki öyle yapıyoruz!

Ama dahası da olmalı! Hemen yanı başımızda cereyan eden bu katliamın seyircisi olmak, Kerbela şahidi olmak gibi bir duygu! Bu duygudan bir an evvel kurtulmalıyız. Yani seyredip kederlenmekten öteye geçmeli, gerekirse bir gemi de Suriye’ye kaldırmalıyız! Şimdiden, Suriye sınırına giderek, mülteci kardeşlerimize destek veren gruplar mevcut. Bu gruplar daha da çoğalmalı! Suriye’deki devrimcilere ve bütün dünyaya, onların yanında olduğumuzu göstermemiz lazım! Mazlumun yanında durmak, zalime Hakkı göstermemiz lazım! Hatta bana kalırsa, aramızdaki şu sınırı kaldırıp atmamız lazım!

Devrim, ne güzel bir kelime!

Dünyaya Yeni Söz Gazetesi, 19.06.2011


16 Haziran 2011 Perşembe

ŞİRK EDENLER İÇİN TÖVBE EUZUBİLLAH!

ben
kalbimle secdenin yerini değiştirmeye gidiyorum
el ve taş ve şeytan
nefsimle beraber sokağa oynamaya çıkıyorlar
sen ve seni ve seviyorum
mahrem bir denklem olarak evde kalıyorsunuz
günlerden cuma
bugün vertigosu olan bir yetim için dünyayı durdurmalıyım
şehri şerheden şahane bir yağmur vururken kaldırımlara
gel de cuma mesailerine saldır ayalarımla
gel bileklerimi soy omuzlarımdan
gel kayboluşlar söyleyen kara bir dudaksa da zenci
nasıl olsa güney atlantik ve angola
güneş batarken hepimizden daha köktendinci

yaşamak bir avurt kadar içerimdedir
bensiz durmaktadır orada
onunla ancak güzel bir fotoğrafımız olabilir
o fotoğrafa bakıp ağlayabiliriz mesela
seni tarih atabilirim zenciliğimin miladına
şuramda izin duruyor hala
ve yağmurlu yüzün yüzünden
boynunun yoldan çıkarak
gözlerinin kalbimde attığı taklalar...
sana doğru kambura yatarak
öpemeyeceğim bir uzaklıkta durur yaşamak
ve sana dokunmam beni son duraktan önce indirir
sana dokunamam
çünkü yaşamak bir avurt kadar içerimdedir
çünkü bana kalırsa cennet
kendilerini avurtlarından öpebilenlerindir.

ben zenciyim
çöle kara bir seccadeyle saplandım
bu çölü geçersem seni susuz bir dudakla öldüreceğim
seni geçemezsem bu çölde bir başıma delireceğim
çektiğim tespih ipini kopardı
parmaklarımı aç kalan çöl aslanına
avuçlarımla kendim yedirdim
-uysal hayvanlara zaafım var
 insanlara hiç benzemiyorlar-
biliyorum seni sevmem beni de yırtıcı kılıyor
ama sen beyazsın diye ben zenci değilim
sen varsın diye kara bir deriyle kaplandım
hatta sen
bu çağa tüfek sevkiyatını yaparken
benden bir zenci olarak iltihaplandın
seni de kandırdım ben de kandım
bir zenci ve bir beyaz olarak
yanyana ancak böyle durabilirdik sandım

ben
kalbimle secdenin yerini değiştirmeye gidiyorum
zenciyim kanı beş para etmeyen bir zenci
kaburgalarımı kırdım göğüs kafesim düştü
Hak ve Resul ve Murteza
benimle yeniden görüştü
bana bir şans daha verdiler sevgilim
bütün şalterleri bir bir indirdim
matadorlar kudurup saldırdı boğalara
seyirci ıslıkladı
kaval kemiğime hölderlin fırlattılar
bir kule doğurdu bir kule
bir kule doğurdu bir kule daha
arz kabullenmedi, beni kustu şerrinden
çarmıh çağrılmadıysa İsa neden çıksın ki golgotha'ya?
yaka kartım yok adresime postalanmamış mektup
yakam yok adresim yok ben yokum dediğim sıra
davetiyem düğünün ortasında kendi cebimden çıktı

ben
kalbimle secdenin yerini değiştirmeye gidiyorum
sokağa çıkıyorum... sanki
bizim mahalleye şam valisi olarak atanmış muaviye
herkes sünniyim diyor
ama kimseyi benzetemiyorum efendime
vurdum yokuş aşağı... baktım
bütün arabalar karşıdan geliyor
meğer karşı şeride aktarılmışım
başım yok uzuvlarım plejik
bir yanım zehirlenmiş bir yanımı kesmişler
yalnız kalmak isteyene şarkılar hep trajik
söylenen tüm şarkılar yalnızlığa kesmişler
amaca giden yolda hummalı bir çalışma var
bilmiyorum Allahım senden gayrı amaç mı var!?
sana yarın ulaşmak isteyen bu amcalar
bugünkü zulmü görüp gözünü kime kapar?
şu koca podyumu süsleyen uranyumu
senin diplerinden çıkarırım Allahım
bir zenci olarak seninle uyumumu
şeytana satacak olursam beni uyar!

ben kalbimle secdenin yerini değiştirdim
anketlerde sonuncuyum çıldıracam sevinçten
sevgilim seni geçtim çöl düştü ismin göçtü
sana artık sevgilim diyemeyeceğim
yalnız peygamberi vardır peygamberi olanın
ve Allah'a secde eden âdemi hiç es geçmez
kalbi başkaya çarpmaz Resul'ü tanıyanın
âdeme eğilmeyen Allah'a secde etmez!

İhtiyar Dergisi, Haziran 2011 

AÇLIK ÇOĞUNLUKTADIR!

“gülü çiğdemi filan bırak
 sardunyayı karidesi filan bırak
 acıyı ve ölümleri bırak
 oy pusulalarını ve seçimleri bırak
 evet
 seçimleri özellikle bırak
 çünkü açlık çoğunluktadır”

Turgut UYAR

Kara düzenlerin münevver azınlıkları olur. Karanlık, sanıldığı gibi hızlı yayılan bir şey değildir esasında. Işık susturulur, ışık kıstırılır, ışığın ablukaya alınmasıdır karanlığı bize büyük gösteren. İnsanlık; Gaziantep’te 5 yaşında bir kız çocuğunun, mahalle düğününde kaçırılıp, ırzına geçildikten sonra, ölüsünün bir kenara atıldığı yere kadar alçaldı. İğfal edilen cesedin ortaya çıkmasıysa, polisin, mahalledeki evleri arayacağını ilan etmesinin hemen sonrasına rastlıyor. Katil de, 16 yaşında bir başka çocuk! Neresinden tutarsanız tutun, hakikatle derin bir kontrast yaratacak denli zifiri bir insanlık ahvalidir bu! Işıktan yoksul ve yoksun olmanın makûs neticesi… İmtihanı birdenbire ağırlaştıran bir toplu senet…

Çok satan kitaplar ve çok izlenen filmler, ne kadar da az değiştiriyor insanları! Bu kadar az değiştirdikleri için mi çok tüketiliyorlar? Yoksa bir türlü içselleştirilemedikleri için mi bu kadar az insanın hayatı iyiye doğru eviriliyor? Her ikisi de… Düzen karaysa, çoğunluğun yaptığından caymalı! Bizi iyiye sevk edecek her önerme, emin olun, evvela rahatımızı kaçırmalı! Düzenin böylesi karalar bağlamasına, anaların ağlamasına, çocuk ölümlerinin yürekleri dağlamasına itirazımız var. Var ama bu itirazı, bunca kayıptan sonra, bir bedel ödemeden ortaya koymak pek mümkün görünmüyor bana. Şimdi kaçımız bu bedeli ödemek için cansiperane atılır öne? Pek azımız…

Bize rahat vaat edenler, bu rahatı şimdiye endeksliyorlarsa, o işte bir maraz var. Böylesi bedbin bir halden hemen iyiye doğrulmak, terzinin kumaştan çalmasıyla mümkündür ancak. Kaybettiklerimizin açtığı büyük gedik, uzun sürecek bir tasarrufun milletçe dayanışmasıyla belki kapanabilir. Üretmek -ama taşeronlukla değil!- azınlıktadır.

Siz rahatına düşkün olarak yaşayan  insanlar, birer hırsız olduğunuzun farkına varın. Çünkü sizin rahatınız, rahatı kaçan diğer insanlardan çalındı. Tokluğunuzu, sofradan daha doymadan kalkmaya sabitleseydiniz, açlık kendine böylesi bir çoğunluk oluşturamazdı. Şatolarınızın boş odaları, Afrikalı ölümler doğuruyor. Yüzme havuzlarınızı doldurduğunuz suyu, içmek için bulamayan var. Kaçımız doymadan sofradan kalkabiliyor? Pek azımız…

Evet, yine bir seçim bitti ve çok şükür yine azınlıktayız. Azınlıklar arasından bir sofa belki… Öyle ya, kendimize azınlık dediğimiz anda karşısında utanacağımız azınlıklar da var. Şunu iyi belleyelim dostlarım, bütün iyi şeyler, işlerin kötüye gittiği zamanlarda ortaya konur. Bu kadar yanlışın kol kola verip yürüdüğü bir dünyada, iyi şeyler evvela bu yürüyüşü biraz yavaşlatır. Sonrasında o kalabalığı dağıtır. Daha sonra ise, kol kola veren iyilik alır yürür sokaklarda. Azınlıklar hep böyle bir hayalin peşindedirler. Işığı kıstıranla, karanlığı bastıranın savaşıdır bu! Turgut Uyar ile başladık, Turgut Uyar ile bitirelim bari. Bu arada… Senin canın sağ olsun Numan Abi!

“senin ağustos çeşmeleri yüzüne özlemle eğiliyorum
 bir karşı durulmaz istek bir telâşla kendiliğinden
 bir serin renk anlıyorum aydınlık gözlerinden sorma
 sen zenginsin alırım tükenmezsin
 Allah gelene kadar sen olursun şiirlerimde bu bir
 boş ver kavgalara kuruntu sorunlarına boğuntuya gelme
 ben adını demesem de anlıyorsun 300.000
 ü ç y ü z b i n
 cümbür cemaat aşka abanıyoruz”

Dünyaya Yeni Söz Gazetesi, 16.06.2011