30 Mayıs 2011 Pazartesi

YALANLA SAVAŞANLAR


Çabuk söylenen yalanlar, unutkanlığın dip derinlerine gömülüdür. Hakikat ise, bu yalanların çokluğu altında, daha da derinlerdedir. İkisi arasında bir yoğunluk (dansite) farkı bulunur. Çabuk söylenen yalanların yoğunluğu, kendisini taşımaya çalışan hayat sularının yoğunluğundan daha büyük olduğundan, bu yalanların hepsi suyun dibini boylar. Hakikat ise, yaşadığımız hayatın sularından daha az yoğun olduğundan, bir balık gibi yüzer. Tam da bunun için hakikat, dalgalanan su diplerinde, üzerine çullanan yalanların arasından yüzeye çıkacağı an için her an tetiktedir. Hiçbir yalan, hakikatin suyun yüzeyine çıkmasını engelleyemez.

Çabuk söylenen yalanı, aceleye getirilmiş bir cinayet gibi de düşünebiliriz. Ardında ipuçları bırakır. Hem de kolaylıkla sizi katile götürecek kadar ipucu… Maktul, saklanan hakikattir. Üzerinde nükleer bir bomba patlatsanız dahi, bir türlü öldüremeyeceğimiz hakikat… Boğazlanarak, bıçaklanarak, kurşunlanarak suyun dibine gömülmeye çalışılan hakikat... Öyle ki, onu tanınmaz hale getirmek için ne yapsanız nafile. Öyle ki, biz hakikati façasından bile tanırız aslında!

Neden özellikle “çabuk” söylenen yalanlardan bahsediyorum? Tasarlanmış yalanın, hakikati sonsuza dek gizlemesinden korkmuyorum elbette. Yalanın en sık rastladığımız şekli bu çünkü. Gündelik hayatımızda çabuk söylenen yalanlar, hakikatin su sathına doğru hareketlenmesiyle yeni yalanlar doğurur. Ve onlar da yenilerini… Ama hakikat, türlü olaylar silsilesi ile kıstırıldığı yerden bir şekilde kurtulur ve bazen su sathını tamamen aşan bir sıçrama gösterir. İçi hava ile dolu bir topu, denizin dibinde tutmak imkânsızdır! Ne kadar derine giderseniz, o kadar kuvvetli bir dönüşü olur.

Çabuk söylenen yalan, günü kurtarmak ister. Yalanın tasarlanmışı ise, hakikatin düşmanıdır. Topun içindeki havayı boşaltarak, yalanı yaşatmak ister. Bir katil, polisin asla çözemeyeceği bir cinayet işleyebilir. Nitekim polis de katil kadar acizdir. Ama o katili, hayat bir yerinden muhakkak tutuklar. O katil, köşklerde/saraylarda yaşar gözükür bize. Bize öyle gözükmesi, bizi kendisine istemesindendir. Gözükmeyen şudur ki; işlenen cinayet katilin peşini bırakmaz, o köşkleri/sarayları gönül rahatlığıyla yaşatmaz! Zaten havası alınacak bir top da değildir hakikat! Belki kendinden bir nefes bahşedebilir.

Yalanın tasarlanmışı, hakikate açılan savaştır. Hakikate açılan savaş, vicdanı olan herkese açılmıştır. Bunun için vicdanı olanlar, yalanların cirit attığı şu körpe dünyanın savaşçılarıdır. O savaşçılar ki, bombalanan evlerin ortasında herkesin gözünden kaçırılan hakikat için hazırdır canlarını vermeye. O savaşçılar ki, yıkık harabeler ortasında gözükür ama esasen köşklerde/saraylarda yaşıyordur!

 Dünyaya Yeni Söz Gazetesi, 29.05.2011

26 Mayıs 2011 Perşembe

TOZ DUMAN, KAN REVAN!

Seçimlere çok az kala, Türkiye’deki miting meydanlarından dünyaya ulaşan kuru ve kirli gürültü; İzlanda’da ismini telaffuz edemediğim bir yanardağı uykusundan uyandırdı. Birbirinden çirkin üsluplarıyla ortalığı kasıp kavuran liderler, ABD’nin Missouri eyaletinde Joplin adlı kasabayı dümdüz eden bir kasırgaya sebep oldular: 117 ölü. Mikrofonlarla yeri göğü inleten seçim vaatlerinin vokalistliğini, Suriye ve Yemen’de muhaliflere yapılan vahşet ve vicdansızlık yapıyor. Ortadoğu’da erk istenci, iktidar heveslilerinin oluk oluk akıttığı kanı, topyekûn bir insanlık ayıbına dönüştürüyor. Türkiye, cumhuriyet tarihinin en seviyesiz seçim maratonunu, tozu dumanına karışmış kan revan bir dünyanın ortasında yaşıyor.

Evet, hepimiz bu görsel şölenin kuklalarına dönüşüyoruz birer birer. Bu dev perdenin önünde, kendi türümüzün dünyayı ateşe vermesini, hala utançtan ölmeyerek izleyebiliyor olmamız bir mucize! İnsan hayatının hiçe sayıldığını bu kadar seyretmemiştik. Kitle-iletişim, geleneksel medyayı paramparça etmiş durumda. Cep telefonlarıyla gizlice çekilen görüntüler, facebook ve twitter manşetlerinden sansürsüz bir şiddet sunuyor hepimize! Gözlerimiz, yükünü zorlukla kaldırabileceğimiz bir şahitliğin altında eziliyor! Katliam, parçalanan / dağılan insan uzuvları ve belki bunların hepsinden ağırı, durmaksızın aptal yerine konulmak...

Netanyahu, Amerikan Senatosu’nun karşısında, Arap düşmanlığını -Hamas’ı bilmem kaçıncı defa bir terör örgütü ilan ederek- kustu yine. Hamas ise hala 1967’yi istiyor ve tepeden tırnağa haklı. İsrail, müzakere sözcüğünü hamasi politikalarına alet etmekten gayrı cümle içinde kullanmıyor. Zaten, İsrail’e hiç kimse inanmıyor. Netanyahu konuşurken, onu protesto eden o tek kişilik vicdan, susturulup zorla dışarı çıkarılınca ne hissettiğimizi çok iyi biliyorlar. Çünkü o kadının temsil ettiği çoğunluk, Netanyahu’nun konuştuğu “steril” Amerikan Senatosu’na sızabilecek kadar kalabalık. Tarih boyu yaptığı hatalardan ötürü, çeşitli toplumlar tarafından sürekli olarak özgüvenleri iğdiş edilen bir korku toplumu yatıyor derinlerinde. Hepsinin kendilerine güvenlerini toplasanız, daha 19’unda zıpkın gibi bir delikanlının göğsü kadar etmez, inanın! Kimden bahsettiğimi bilenlere selam olsun...

Türkiye’den dünyaya baktığınızda, siyasal konjonktür oy hesapları münasebetiyle kepenklerini indirmiş durumda. Kalp olsa yarılırdı ama akıl olduğu için tasarruf söze konu. Aklı ulu amaçlar uğruna verimli kullanmak adına, Davudoğlu’nun son dakikada Libya’ya verdiği o dar omzu saymaz isek, kimsenin umurunda değil tüm bu olup bitenler. Tüm bu ölüp yitenler...

Hem içeride, hem dışarıda muazzam kirlilikte bir yarış var. Liderler, “patlayan flaş” etkisi ile muhataplarını körleştiriyorlar. En uç duyguları dürtecek sözcükler bol keseden harcanıyor.  Netanyahu’nun Amerikan Senatosu’na ezberlettiği Arap düşmanlığına benzer bir yolla, siyasi partiler birbirlerinin çukurunu kazarak oy toplama peşinde. Uçuk kaçık projeleri bir kenara bırakacak olursak, parlamentoda bulunan dört parti de, bütün seçmenleri içine alacak bir politika üretmiyor, üretmek de istemiyor zaten! Tek istedikleri, yerlerini biraz daha sağlamlaştıracak, en azından mevcut durumlarını korumalarına yetecek kadarına razı olmak! Amacın bu olması size politik bir angajman sunabilir ve fakat insani olana teğet dahi geçmeden...

Bizi yönetenler ile ilgili aklımıza gelen ilk hadis, mecburi özeleştirimiz! Evet, Türkiye ve dünya adına böylesi bozuk bir düzenin müsebbipleriyiz. Yazının başında şaka yaptığımı sananlar yanıldılar, ben gayet ciddiyim. Bu dağıtan kasırgalar, patlayan volkanlar, yıkan depremler az bize! Allah’ın merhamet filtresinden geçip, bize ulaşan buysa... Düşünün artık, kim bilir daha ne kadarını hak ediyoruz!?

Dünyaya Yeni Söz Gazetesi, 26.05.2011

23 Mayıs 2011 Pazartesi

ALLAHIM, BENİM KASETLERİM HEP SEN’DE DURSUN!


Gündelik hayatımızda hala kaset kullanan birileri var mıdır bilmem, ama Allah’ın “yürü ya CD” dediği şu müşahhas teknolojik çağının içinden geçerken, bizim ülkemiz kadar “kaset” sözcüğünü kullanan başka bir ülke kalmadı sanırım. Hem de zihnimizde çoktan hoş bir nostaljiye dönüşen anlamını, böylesi kötü bir çağrışıma devrederek... Sevdiğimiz bir ses sanatçısının yahut çok beğendiğimiz bir oyuncunun son kasetinin çıktığı haberi, şehre önü alınamayan bir süratle bulaşırdı eskiden. Şimdi miting meydanlarında siyasilerin seks kasetlerini satan ağızlar, “son kaset” diyerek dürtmek istedikleri heyecanımızı esasen bu nostaljik çağrışımdan çalıyorlar.

Bir insanlık terbiyesi olarak, en ahlaksızının bile başka gözlerden sakındığı bir eylemi; kapı arkalarından çekip çıkartarak, insanlarla dolu meydanlara seriyorlar. Ne için mi? Oy için, oy!
İşimiz kulun merhametine kalırsa, işte olacakları seyredeceğimiz devasa bir mahşer fragmanı duruyor karşımızda! İnsanın ‘kula kulluk’tan cayması için, ne kadar da geçerli bir sebeptir bu, öyle değil mi!? Çok şükür, Allah var!

Sizinkini bilmem ama, Allah, benim ayıplarımdan müteşekkil bir kaseti yeryüzünde gösterime sunacak olursa, benim gezegeni derhal terk etmem gerekir! Öyle ki, ne kimsenin yüzüne bakabilirim, ne de ömrümün geri kalan kısmında benim yüzüme bakacak bir yüz bulabilirim kendime. Şu anda, size bu cümleleri yazdığım saniyeleri, ayıplarımın da gizlenerek geçtiği saniyeler olarak düşündüğümde, Allah’a içimden kopan derin bir çığlıkla şükrediyorum.

İnsan, ki hikayesi hatayla başat, hatayla müsemma! Hiç hata yapmayan, bu yazıyla boşuna vakit kaybetmesin! Nefistir, bazen aczi unutturur. Olmadık yollar tutturur insana. Yeni pişmanlıklar peyda olur, yeni günahlar çizilir tövbe çetelesine. Bu bir yerde bilgiye ulaşmanın bir yoludur da... Bazen yanlış yaptığını, yanlışı yapmadan bilemez insan. Hatta bazen, yanlış yaptığını, o yanlışı defalarca kez yapmadan bilemez!

Başkalarının ayıplarını saklayalım, böylece Allah da bizim ayıplarımızı saklar. Hiç Kuran okumamış tertemiz bir vicdanda bile kayıtlı durur bu bilgi. Başkalarının ayıplarını saklamak, Allah’ın merhametinden istifade etmenin bir yolu olarak sunulmuş bize. O merhameti oy için değişmekse, şeytanın ticareti!

Kasetleri hiç izlemedim ama o kasettekileri Allah affetsin! Son nefesine kadar ümit kesilmez insandan. Yaptıkları bu yanlış, doğruyu seçmelerine vesile olur inşallah!

O kasetleri kaydedenleri Allah daha çok affetsin! Böyle bir günahı ifşa etmek için kaydetmek, benim bildiğim hiçbir hakikati berkitmez! Böyle bir günahı kaydetmek, o günahı da kapsayan bir başka günaha benziyor, tabi Allah bilir!  

O kasetleri, siyasi amaçları uğruna diğer bütün insanlarla paylaşanlara gelince... Allah en çok onları affetsin! Yine ve elbette Allah bilir ama meseleyle ilgili diğer bütün günahları da kapsıyor gibi görünüyor bu bana. Günah, sanki elden ele aktarıldıkça büyüyor. Af da günahla doğru orantılı bir büyüme göstermiyorsa, yedik orda ayvayı!

Benim kasetlere gelince... Allah beni affetsin! Henüz toplu bir gösterimi yapılmadı çok şükür! Ey ayıplarımı örten sonsuz merhamet, benim kasetlerim -yalvarırım!- hep Sen’de dursun! Hep Sen’de dursun!

Dünyaya Yeni Söz Gazetesi, 23.05.2011

21 Mayıs 2011 Cumartesi

AKLIN HAKKINI VERMEK!


Batılı toplumlar, kendilerini yönetenler tarafından derin bir siyasi uykuya yatırılmışlardır. Dünya meseleleri umurlarında değildir, varsa yoksa kendi standartları… Hayatları, yükselen benzin fiyatlarına ve Wallmart’ın borsa hisselerinin gidişatına endekslidir. New York’ta elektrikler kesilirse kıyamet kopar. Ama işin tuhaf yanı şudur ki, New York’ta elektrikler kesilmeden yıldızları göremezsiniz. Yıldızları görmeyen insanlar, dünyanın öbür ucunda evine aç ve işsiz dönenleri nasıl görsün Allah aşkına!?

Bizim topraklarımızda ise, yoksulluk ve zulümle travmatize mecburi bir politik tutum vardır. Doğuda, evinden çıkıp sokak aralarına giren hemen herkes çok kısa bir süre sonra politize olur. Sizin yerinize hakkınızı savunacak partiler, dernekler, örgütler hâsıl olur. Pişirilmiş fikirler, organize eylemler, mecburi kutuplaşmalar servis ederler size. Siz de, üzerinize yapışan ergenliğinizden bir seçim yaparak kurtulma imkânı bulursunuz. Sonrasında, ötekine körleşip iyice sağırlaşarak insanlıkla bağı bir çırpıda kopartılmış kavramların kiralık katiline dönüşüverirsiniz.

Yanlış, size hazır sunulandan yemenizle başlar. Siz, yediğinizin ilk halini görmedikçe ve onu kendiniz pişirip kendinize servis etmediğiniz müddetçe o yanlış düzelmez. Allah’ın defaten tekrar ettiği “akletmez misiniz?” uyarısı da tam olarak bundandır. Çünkü akıl, yollarınızın inşası için bir kılavuzdur. Eksik bıraktığınız, aceleye getirdiğiniz her nokta, sizi başkalarının aklına hizmet etmeye zorlar. Bir gün eve dönersiniz, posta kutunuzda fatura! Öyle ya, yanlışın bedelsiz bırakıldığına şahit oldunuz mu hiç!?

Öyle bir seçim yapmalıyız ki, karşımızda zalimden gayrisi bulunmasın. Ne ırkı, ne inancı, ne milliyeti bizi bağlamasın. Öyle bir seçim yapmalıyız ki, mazlum hatırımızdan hiç çıkmasın. Mazlum ki, mazlum olur olmaz neye dâhil olursa olsun bizim emanetimiz! Bana kalırsa bu, aklın hakkını vermektir. O hazır sunulan fikirlerin ilk haline dönmektir. Adem’in şerefine secde etmektir.

Şimdi bu yazıyı okurken tam da burada bir dakika durup düşünün derim. Hiç tanımadığınız insanları bir gruba dâhil olarak görüp onlara düşman kesilmişseniz, siz de hiç tanımadığınız bir grubun içerisindesiniz demektir. Bir grubun fikirlerine, eylemlerine karşı olmak ayrı! Hele ki o fikirler ve eylemler çoktan bir zulme dönüşmüşse, bu bizim için bir savaş ilanıdır da! Ama siyonistlere bakıp Musevilere düşman olmak, pkk’lılara bakıp Kürtlere düşman olmak, aşırı milliyetçilere bakıp Türklere düşman olmak, yobaza ve softaya bakıp Müslümanlara düşman olmak… Bunların hepsi, size hazır sunulandan yemenizden başka bir şey değildir. Bir insana, bir önyargının elinde can vererek düşman olmak, kendinize hakaret etmek demektir. Kendi şerefinizi ayaklar altına almak demektir.

Varsın ideolojimizi hiçbir insanın geri çeviremeyeceği “haksızlık karşısındaki tutumumuz” belirlesin. Bu tutum bizi insana değil, o hakkın bertaraf edilişine düşman etsin. Öyle sıkı duralım ki zulmün karşısında, meleklerin secde ettiği şerefimiz ayyuka çıksın.

Buyrun, Hz. Ali (k.v.) ile bitirelim yazıyı:

“Haksızlık karşısında eğilmeyiniz! Çünkü hakkınızla beraber, şerefinizi de kaybedersiniz!”

Dünyaya Yeni Söz Gazetesi, 19.05.2011 

19 Mayıs 2011 Perşembe

TRAKYA’DAN DİYARBAKIR’A MİLLİYETÇİLİK!


Diyarbakır, bence dünyanın en politik kentidir. Sokak aralarında, kıraathanelerde, eviçlerinde insanlar durmaksızın siyaset konuşurlar. Doğdukları andan itibaren, devletin asimilasyon projesinin bir parçası olmanın gereğidir bu. “İki ayrı dil, bir vatan toprağında yan yana durmaz!” diye hangi İngiliz kandırmışsa artık cumhuriyeti, kardeşliği sekteye uğratmaya yetecek ne varsa yapıldı şu geçtiğimiz asırda. Her iki taraftan da ölenler intikama çaldılar. Düşmanlık peyda oldu birbirini tanımayan insanlar arasında. Mesela çoğu Trakya insanı, ancak askerlik vesilesi ile tanıdıkları doğu insanına karşı, medyanın soslu provokasyonuyla beraber, neredeyse nefrete varacak denli doludurlar. Kürt sözcüğüne zerre tahammülleri yoktur. Ve önyargı ummanını geçip kalplerine ulaşabilen doğuluları büyük bir hayretle karşılarlar. Ama bu durum Einstein’ı teyit edecek bir biçimde önyargılarını parçalamaz, karşısındakini asimile olmuş bir Kürt olarak görmeyi yeğlerler.

Düşmanlık duygusu, bir insanın yüreğini kine ve nefrete doğru bileyledikçe, bir noktadan sonra varlık emaresi olarak kendini gösteriyor. Demem o ki, kendini tanımlamanın bir yolu oluveriyor birine düşmanlık etmek. Sonra o düşmanlık duygusu gruplara, bölüklere, ırklara dair bir duygu olmanın yolunu tuttuğunda; genellemelerin pençesinde can çekişen bir insanlık resmi çıkıyor önümüze. Amansız bir Siyonizm düşmanı olmam, beni bütün Musevilere düşman eder mi sizce? Tıbbiyede en yakın iki üç arkadaşımdan biri Museviydi. Niçin bir grup insanın yaptığı zulmün faturasını, aynı ırktan başka insanlara çıkarayım ki?! Bu benim insanlığımdan feragat etmem manasına gelmez mi?

Milliyetçiliğin açmazı, tam olarak burada yatıyor işte. Bir insanın milli duyguları olabilir, bunda hiçbir beis yok. Hepimiz yaşadığımız toprağın şekil verdiği insanlarız, sevdiğimiz bütün alışkanlarımızı bu topraktan devraldık. Kendi adıma, standartları yüksek bir başka ülkede bir ömür yaşamayı, orada peşimi asla bırakmayacak olan yabancılık duygusuna binaen asla istemem. Beni tamamlayan şeyler; tarihin yarıklarından sızarak, kültürlerin etkileşimlerinden sentez edilip, yüzlerce yıllık bir maceranın imbiğinden geçerek damıtıldı.
Şimdi kendimde ve etrafımda sevdiğim ne varsa, bu topraklarda yaşayan ve yaşatılan bütün hikâyelerin bunda payı var. Bu açıdan bakıldığında milliyetçi biri gibi gözüken ben, artık bu kelimenin anlamının sevgi cümleleri ile şerh edilmediğini dehşetle fark ederek oradan hemen uzaklaşıyorum. Milliyetçilik, yazının başında ifade ettiğim gibi, düşmanıyla kendini tanımlayan bir hal aldığına göre, düşmanlık duygusunun bina ettiği bir şerhi niçin ismimin yanına koyayım?! Düşman edinmek için mi!?

Kaldı ki, en sevdiklerimize yapılan saldırılar başkalarını bize düşman kılıyorken; biz bu düşmanlığı kendi benliğimize bir saldırı olarak algılamıyoruz. Biz bu saldırıyı, hakikate olan bir saldırı olarak telakki ediyoruz ki, hakikati bir ırkın üstünlüğü ile ilintilendirmek sizce ne kadar hikmetli? İnsanı doğduğu yere, kökenine bakarak etiketlemek ne kadar insani bir tavır sizce!? Milliyetçilik, daha telaffuz edilir edilmez kendi düşmanını doğuran bir manaya boşaldığından, daha çok İngiliz siyasetinin kullanmayı pek sevdiği bir maşadır benim için. Ve her şey ve herkes, Allah’ın!


Dünyaya Yeni Söz Gazetesi, 15.05.2011

12 Mayıs 2011 Perşembe

ÇAĞIN VEBASI: BENCİLLİK!

İşleri yolunda gidenler, şöyle şükredecek kadar bir nefes aldıktan sonra etraflarına bakıyorlar mı? Hani kimin işleri yolunda gitmiyor diye! Karnı doyanlar, doyuracak aç arıyorlar mı kendilerine? Isınanlar, üşüyenleri tanıyorlar mı? Koşanlar, konuşanlar, işitenler, görenler; engellileri umursuyorlar mı? Ne veba, ne sıtma, ne de geniş kitlelere musallat olan başka bir hastalık insanlığın başına “bencillik” kadar müptela olmuştur! Şimdi yeryüzünde bir insanlık ayıbı olarak nitelendirebileceğiniz hemen her şey, bu “bencillik” hastalığından kaynak almıştır.


Türkiye’de, bakmayın ideolojilerin boy boy arz-ı endam etmesine, asıl mesele tam olarak kalplerini başka kalplere kapatan ve bencilliğin elinde can veren insanların etrafında gelişti. Hakları elinden alınan insanlara karşı körleşen insanlar, umursamazlıklarına mecburi ideolojik istikametler aradılar. Kendi vicdanlarını susturmak için türlü bahaneler ki, o bahanelere kendilerini başka dünyalara körleştirecek kadar inandılar.

Kemalizm, irtica ve bölücülük hayaletleri ile Müslümanları ve Kürtleri hedef aldı. Yaklaşık bir asır kadar süren kanlı bir mücadele sonunda, İslamcılık ve Kürtçülük boy verdi. Bu ikisinin ayrı ayrı boy vermesinin sebebi; Kürt devriminin kendisine komünist, yani dini dışarıda bırakan bir yol seçmesiydi ki, elbette bunun böyle olmasını Kürtlerden daha çok isteyen başka birileri vardı. Zira hem İslamcılık, hem de Kürtçülük; aynı secdeye baş koyan, birlikte saf tutan iki grup olsalardı, rejimin daha ilk tahlilde baş edemeyeceği bir tehlike haline dönüşeceklerdi. Ama öyle olmadı. Gerçi, bu iki grup üzerlerindeki baskıları kendi mücadeleleri için yakıta dönüştürerek, teker teker rejimin baş edemeyeceği birer tehlikeye dönüştüler bile. Hatta, ortada neredeyse rejim falan kalmadı. İyi organize olan kazandı. Ve tabi, eline silah almayan…

Ben bu ideolojilerin, daha yüzyıl öncesinden ne kadar yadırganabilecek, yabancılaşılabilecek şeyler olduğunu gördükçe aklıma İngilizleri getiriyorum. Yani sanki futbolu icat etmeyi; insanları iki takıma ayırıp, birbirleriyle savaştırıp, yıpratmak yoluyla akıllarına getirmiş olan İngilizler… Şimdi ne kadar bencil olduğumuzu şöylece ortaya koyalım:

-           Köyleri basılan, boşaltılan, hiçbir suçu yokken örgüt üyesi olmakla suçlanan, sadece Kürt kimliği yüzünden, devletin resmi bir asimilasyon projesinin mağduru olan vatandaşları düşünmeyerek onları ilk tahlilde düşman ilan eden siz sözüm ona milliyetçi arkadaşlar, bencilsiniz!

-          Sadece inançları gereği yaşayan insanlara, neye inanmaları gerektiği hususunda yasalar düzenleyen, onların inandıklarını gericilik, kendi inandıklarınızı ilericilik addeden, yüzünü batıya dönerek doğulu kimliğini reddeden, başörtülüleri üniversitelerine ve kamusal alanına dâhil etmeyen siz sözüm ona münevver meşaleciler, bencilsiniz!

-          Sadece inançları gereği yaşayan insanlara, neye inanmaları gerektiği hususunda baskılar yapan, oteller yakan, cem evlerini kapatan, kilise duvarlarına tüküren, havraları havaya uçuran, rahip öldüren, papaz gördü mü cinnet geçiren, Ramazan aylarında açık lokantaları taşlayan, ötekini  kendinden bilmeyi ve onu kendi emaneti bellemeyi İslam’ın şiarı bilmeyen, siz sözüm ona Müslüman arkadaşlar, bencilsiniz!

Kürtler, kendi meselelerin çözümü için muhatabından samimiyet bekliyor. Kendilerini bölücü bir unsur olarak görmeyi bırakın, onlara doğuştan kazandıkları demokratik hakları iade edin. Kemalizm önce kendi hayaletlerini boğmalı. Bu ülkede İslam’ın irtica, her Kürt’ün terörist olmadığını anlamalı. Kemalizm’e bunun böyle olmadığını gösterecek olan yine Müslümanlar ve Kürtlerdir. Müslümanlar, ötekine yaşama alanı açmalı. İslam’ın baskıcı bir din olmadığını, inanmayanın yaşama alanının tesisinden de sorumlu olduğunu kanıtlamalı. Kürtler de, kendi hak mücadelelerini silahlı mücadeleye alet etmemeli. Her hak mücadelesi, o mücadelenin sahip olduğu benliğin/bencilliğin bertaraf edilmesi ile samimiyet ve kuvvet kazanır. Herman Hesse’in de dediği gibi: “Hiçbir gerçek yoktur ki, karşıtı/zıttı da gerçek olmasın”.

Dünyaya Yeni Söz Gazetesi, 12.05.2011

10 Mayıs 2011 Salı

SELAM BİZİM ŞİARIMIZDIR!


Bu köşede haftalık yazılar kaleme alacağım. Dilimden geldiği kadarıyla sizi rahatsız etmek istiyorum. Ve dahi bu gazetede bana yazma imkânı veren kişileri de… Beni Allah’ın hakikatinden başkası bağlamıyor. Hiçbir ideolojik angajmanım yok, en yakın dostumu bile haksız düştüğü yerde hiç düşünmeden uyarırım. Bunu, haksız düştüğüm yerde o da beni uyarsın diye yaparım. Kimin neye inandığı zerre umurumda değil, ben insana/insanlığa inanırım. Secdenin Adem’e, sevginin Resul’e, her şeyin Allah’a ait olduğuna inanırım. Dünyaya Hz. Ali’nin baktığı yerden bakmaya çalışırım. Ben kısaca böyle bir adamım.
 
            Peki sizi neden rahatsız etmek istiyorum? Yeryüzünde tek mazlum kalmayana dek, hiçbirimizin rahat etmemesi gerekiyor da ondan. Ancak bir bardak çay içecek kadar tesellimiz var. Sıcak yuvaları şükürle karşılayanlar iyi bilirler, mazluma zulmeden zalim yaşadıkça, bu savaşın bize de açıldığı aşikâr. Üstümüzde uçakların uçmuyor oluşu, roketlerin yanı başımızda patlamıyor oluşu sakın ola bizi kandırmaya! Tuzaklar kurup kendilerini galip ilan eden kavimlere, en büyük tuzağı kimin kurduğunu, kimin mütemadiyen haklı ve galip olduğunu göstermek boynumuzun borcu. İşte bütün bunlar yüzünden rahatsızım ve rahatsanız siz de bu rahatsızlığımın bir parçası olacaksınız!
 
            Arzın ar damarı çatlamış durumda. Batılı emperyalistler bütünüyle siyonizmin emrine amade. Toplumlarını tüketim lunaparkında oyalıyorlar. Vicdan, okyanusun öbür yakasına sanki ulaşmamış gibi duruyor. Yaşanan vahşet kargatulumba göz önlerinden düşmanlık tohumları eken komplo teorilerinin içine çekiliyor. Ortadoğu’daki bütün hesaplar israil’in can güvenliğini sağlamak adına. Elinize bir dünya haritası alıp bakacak olursanız, Afrika’nın neden kanlı diktatörler tarafından yönetildiğini çok kolay bir şekilde anlarsınız zaten. Siyonizm, aralıksız kaos ve savaş istiyor. Bu böyle süregeldikçe; bir yandan ceplerini dolduran silah tüccarları, öte yandan ve hatta daha mühimi durmaksızın sekteye uğrayan birlik düşüncesi… Bütün bunlara şahit olup rahat olmak elde mi?
 
            Zalimin adı belli... Ama benim çekindiğim o değil, kendi aramızdaki zalim! Birbirini Allah adını vererek kandıranlar yok mu, ben onlara ifritim esasında! Resulullah’ın manasına hiçbir dönem Kerbela’da olduğu kadar şiddetli bir saldırı olmadı. Ve alçak yezid, Huseyn’in mübarek başını alırken “bunu Peygamber için yapıyorum” diyordu. Müslümanlar arasında, birlik sağlanması adına, yaşanan haksızlıkları sümen altı etmek gibi bir moda var son zamanlarda. Ben bu tutumu da yezidi buluyorum açıkçası. Kim garanti edebilir kim, o haksızlığı görmezden geldiğim günün sonrası ölmeyeceğimi!? Bugünü yaşayan ve haksızlığa hiçbir surette göz yummayan hakikat ehline selam olsun!
 
            Selam. Ve selam. Vesselam…

Dünyaya Yeni Söz Gazetesi, 10.5.2011