Seçimlere çok az kala, Türkiye’deki miting meydanlarından dünyaya ulaşan kuru ve kirli gürültü; İzlanda’da ismini telaffuz edemediğim bir yanardağı uykusundan uyandırdı. Birbirinden çirkin üsluplarıyla ortalığı kasıp kavuran liderler, ABD’nin Missouri eyaletinde Joplin adlı kasabayı dümdüz eden bir kasırgaya sebep oldular: 117 ölü. Mikrofonlarla yeri göğü inleten seçim vaatlerinin vokalistliğini, Suriye ve Yemen’de muhaliflere yapılan vahşet ve vicdansızlık yapıyor. Ortadoğu’da erk istenci, iktidar heveslilerinin oluk oluk akıttığı kanı, topyekûn bir insanlık ayıbına dönüştürüyor. Türkiye, cumhuriyet tarihinin en seviyesiz seçim maratonunu, tozu dumanına karışmış kan revan bir dünyanın ortasında yaşıyor.
Evet, hepimiz bu görsel şölenin kuklalarına dönüşüyoruz birer birer. Bu dev perdenin önünde, kendi türümüzün dünyayı ateşe vermesini, hala utançtan ölmeyerek izleyebiliyor olmamız bir mucize! İnsan hayatının hiçe sayıldığını bu kadar seyretmemiştik. Kitle-iletişim, geleneksel medyayı paramparça etmiş durumda. Cep telefonlarıyla gizlice çekilen görüntüler, facebook ve twitter manşetlerinden sansürsüz bir şiddet sunuyor hepimize! Gözlerimiz, yükünü zorlukla kaldırabileceğimiz bir şahitliğin altında eziliyor! Katliam, parçalanan / dağılan insan uzuvları ve belki bunların hepsinden ağırı, durmaksızın aptal yerine konulmak...
Netanyahu, Amerikan Senatosu’nun karşısında, Arap düşmanlığını -Hamas’ı bilmem kaçıncı defa bir terör örgütü ilan ederek- kustu yine. Hamas ise hala 1967’yi istiyor ve tepeden tırnağa haklı. İsrail, müzakere sözcüğünü hamasi politikalarına alet etmekten gayrı cümle içinde kullanmıyor. Zaten, İsrail’e hiç kimse inanmıyor. Netanyahu konuşurken, onu protesto eden o tek kişilik vicdan, susturulup zorla dışarı çıkarılınca ne hissettiğimizi çok iyi biliyorlar. Çünkü o kadının temsil ettiği çoğunluk, Netanyahu’nun konuştuğu “steril” Amerikan Senatosu’na sızabilecek kadar kalabalık. Tarih boyu yaptığı hatalardan ötürü, çeşitli toplumlar tarafından sürekli olarak özgüvenleri iğdiş edilen bir korku toplumu yatıyor derinlerinde. Hepsinin kendilerine güvenlerini toplasanız, daha 19’unda zıpkın gibi bir delikanlının göğsü kadar etmez, inanın! Kimden bahsettiğimi bilenlere selam olsun...
Türkiye’den dünyaya baktığınızda, siyasal konjonktür oy hesapları münasebetiyle kepenklerini indirmiş durumda. Kalp olsa yarılırdı ama akıl olduğu için tasarruf söze konu. Aklı ulu amaçlar uğruna verimli kullanmak adına, Davudoğlu’nun son dakikada Libya’ya verdiği o dar omzu saymaz isek, kimsenin umurunda değil tüm bu olup bitenler. Tüm bu ölüp yitenler...
Hem içeride, hem dışarıda muazzam kirlilikte bir yarış var. Liderler, “patlayan flaş” etkisi ile muhataplarını körleştiriyorlar. En uç duyguları dürtecek sözcükler bol keseden harcanıyor. Netanyahu’nun Amerikan Senatosu’na ezberlettiği Arap düşmanlığına benzer bir yolla, siyasi partiler birbirlerinin çukurunu kazarak oy toplama peşinde. Uçuk kaçık projeleri bir kenara bırakacak olursak, parlamentoda bulunan dört parti de, bütün seçmenleri içine alacak bir politika üretmiyor, üretmek de istemiyor zaten! Tek istedikleri, yerlerini biraz daha sağlamlaştıracak, en azından mevcut durumlarını korumalarına yetecek kadarına razı olmak! Amacın bu olması size politik bir angajman sunabilir ve fakat insani olana teğet dahi geçmeden...
Bizi yönetenler ile ilgili aklımıza gelen ilk hadis, mecburi özeleştirimiz! Evet, Türkiye ve dünya adına böylesi bozuk bir düzenin müsebbipleriyiz. Yazının başında şaka yaptığımı sananlar yanıldılar, ben gayet ciddiyim. Bu dağıtan kasırgalar, patlayan volkanlar, yıkan depremler az bize! Allah’ın merhamet filtresinden geçip, bize ulaşan buysa... Düşünün artık, kim bilir daha ne kadarını hak ediyoruz!?
Dünyaya Yeni Söz Gazetesi, 26.05.2011