16 Haziran 2011 Perşembe

ŞİRK EDENLER İÇİN TÖVBE EUZUBİLLAH!

ben
kalbimle secdenin yerini değiştirmeye gidiyorum
el ve taş ve şeytan
nefsimle beraber sokağa oynamaya çıkıyorlar
sen ve seni ve seviyorum
mahrem bir denklem olarak evde kalıyorsunuz
günlerden cuma
bugün vertigosu olan bir yetim için dünyayı durdurmalıyım
şehri şerheden şahane bir yağmur vururken kaldırımlara
gel de cuma mesailerine saldır ayalarımla
gel bileklerimi soy omuzlarımdan
gel kayboluşlar söyleyen kara bir dudaksa da zenci
nasıl olsa güney atlantik ve angola
güneş batarken hepimizden daha köktendinci

yaşamak bir avurt kadar içerimdedir
bensiz durmaktadır orada
onunla ancak güzel bir fotoğrafımız olabilir
o fotoğrafa bakıp ağlayabiliriz mesela
seni tarih atabilirim zenciliğimin miladına
şuramda izin duruyor hala
ve yağmurlu yüzün yüzünden
boynunun yoldan çıkarak
gözlerinin kalbimde attığı taklalar...
sana doğru kambura yatarak
öpemeyeceğim bir uzaklıkta durur yaşamak
ve sana dokunmam beni son duraktan önce indirir
sana dokunamam
çünkü yaşamak bir avurt kadar içerimdedir
çünkü bana kalırsa cennet
kendilerini avurtlarından öpebilenlerindir.

ben zenciyim
çöle kara bir seccadeyle saplandım
bu çölü geçersem seni susuz bir dudakla öldüreceğim
seni geçemezsem bu çölde bir başıma delireceğim
çektiğim tespih ipini kopardı
parmaklarımı aç kalan çöl aslanına
avuçlarımla kendim yedirdim
-uysal hayvanlara zaafım var
 insanlara hiç benzemiyorlar-
biliyorum seni sevmem beni de yırtıcı kılıyor
ama sen beyazsın diye ben zenci değilim
sen varsın diye kara bir deriyle kaplandım
hatta sen
bu çağa tüfek sevkiyatını yaparken
benden bir zenci olarak iltihaplandın
seni de kandırdım ben de kandım
bir zenci ve bir beyaz olarak
yanyana ancak böyle durabilirdik sandım

ben
kalbimle secdenin yerini değiştirmeye gidiyorum
zenciyim kanı beş para etmeyen bir zenci
kaburgalarımı kırdım göğüs kafesim düştü
Hak ve Resul ve Murteza
benimle yeniden görüştü
bana bir şans daha verdiler sevgilim
bütün şalterleri bir bir indirdim
matadorlar kudurup saldırdı boğalara
seyirci ıslıkladı
kaval kemiğime hölderlin fırlattılar
bir kule doğurdu bir kule
bir kule doğurdu bir kule daha
arz kabullenmedi, beni kustu şerrinden
çarmıh çağrılmadıysa İsa neden çıksın ki golgotha'ya?
yaka kartım yok adresime postalanmamış mektup
yakam yok adresim yok ben yokum dediğim sıra
davetiyem düğünün ortasında kendi cebimden çıktı

ben
kalbimle secdenin yerini değiştirmeye gidiyorum
sokağa çıkıyorum... sanki
bizim mahalleye şam valisi olarak atanmış muaviye
herkes sünniyim diyor
ama kimseyi benzetemiyorum efendime
vurdum yokuş aşağı... baktım
bütün arabalar karşıdan geliyor
meğer karşı şeride aktarılmışım
başım yok uzuvlarım plejik
bir yanım zehirlenmiş bir yanımı kesmişler
yalnız kalmak isteyene şarkılar hep trajik
söylenen tüm şarkılar yalnızlığa kesmişler
amaca giden yolda hummalı bir çalışma var
bilmiyorum Allahım senden gayrı amaç mı var!?
sana yarın ulaşmak isteyen bu amcalar
bugünkü zulmü görüp gözünü kime kapar?
şu koca podyumu süsleyen uranyumu
senin diplerinden çıkarırım Allahım
bir zenci olarak seninle uyumumu
şeytana satacak olursam beni uyar!

ben kalbimle secdenin yerini değiştirdim
anketlerde sonuncuyum çıldıracam sevinçten
sevgilim seni geçtim çöl düştü ismin göçtü
sana artık sevgilim diyemeyeceğim
yalnız peygamberi vardır peygamberi olanın
ve Allah'a secde eden âdemi hiç es geçmez
kalbi başkaya çarpmaz Resul'ü tanıyanın
âdeme eğilmeyen Allah'a secde etmez!

İhtiyar Dergisi, Haziran 2011 

AÇLIK ÇOĞUNLUKTADIR!

“gülü çiğdemi filan bırak
 sardunyayı karidesi filan bırak
 acıyı ve ölümleri bırak
 oy pusulalarını ve seçimleri bırak
 evet
 seçimleri özellikle bırak
 çünkü açlık çoğunluktadır”

Turgut UYAR

Kara düzenlerin münevver azınlıkları olur. Karanlık, sanıldığı gibi hızlı yayılan bir şey değildir esasında. Işık susturulur, ışık kıstırılır, ışığın ablukaya alınmasıdır karanlığı bize büyük gösteren. İnsanlık; Gaziantep’te 5 yaşında bir kız çocuğunun, mahalle düğününde kaçırılıp, ırzına geçildikten sonra, ölüsünün bir kenara atıldığı yere kadar alçaldı. İğfal edilen cesedin ortaya çıkmasıysa, polisin, mahalledeki evleri arayacağını ilan etmesinin hemen sonrasına rastlıyor. Katil de, 16 yaşında bir başka çocuk! Neresinden tutarsanız tutun, hakikatle derin bir kontrast yaratacak denli zifiri bir insanlık ahvalidir bu! Işıktan yoksul ve yoksun olmanın makûs neticesi… İmtihanı birdenbire ağırlaştıran bir toplu senet…

Çok satan kitaplar ve çok izlenen filmler, ne kadar da az değiştiriyor insanları! Bu kadar az değiştirdikleri için mi çok tüketiliyorlar? Yoksa bir türlü içselleştirilemedikleri için mi bu kadar az insanın hayatı iyiye doğru eviriliyor? Her ikisi de… Düzen karaysa, çoğunluğun yaptığından caymalı! Bizi iyiye sevk edecek her önerme, emin olun, evvela rahatımızı kaçırmalı! Düzenin böylesi karalar bağlamasına, anaların ağlamasına, çocuk ölümlerinin yürekleri dağlamasına itirazımız var. Var ama bu itirazı, bunca kayıptan sonra, bir bedel ödemeden ortaya koymak pek mümkün görünmüyor bana. Şimdi kaçımız bu bedeli ödemek için cansiperane atılır öne? Pek azımız…

Bize rahat vaat edenler, bu rahatı şimdiye endeksliyorlarsa, o işte bir maraz var. Böylesi bedbin bir halden hemen iyiye doğrulmak, terzinin kumaştan çalmasıyla mümkündür ancak. Kaybettiklerimizin açtığı büyük gedik, uzun sürecek bir tasarrufun milletçe dayanışmasıyla belki kapanabilir. Üretmek -ama taşeronlukla değil!- azınlıktadır.

Siz rahatına düşkün olarak yaşayan  insanlar, birer hırsız olduğunuzun farkına varın. Çünkü sizin rahatınız, rahatı kaçan diğer insanlardan çalındı. Tokluğunuzu, sofradan daha doymadan kalkmaya sabitleseydiniz, açlık kendine böylesi bir çoğunluk oluşturamazdı. Şatolarınızın boş odaları, Afrikalı ölümler doğuruyor. Yüzme havuzlarınızı doldurduğunuz suyu, içmek için bulamayan var. Kaçımız doymadan sofradan kalkabiliyor? Pek azımız…

Evet, yine bir seçim bitti ve çok şükür yine azınlıktayız. Azınlıklar arasından bir sofa belki… Öyle ya, kendimize azınlık dediğimiz anda karşısında utanacağımız azınlıklar da var. Şunu iyi belleyelim dostlarım, bütün iyi şeyler, işlerin kötüye gittiği zamanlarda ortaya konur. Bu kadar yanlışın kol kola verip yürüdüğü bir dünyada, iyi şeyler evvela bu yürüyüşü biraz yavaşlatır. Sonrasında o kalabalığı dağıtır. Daha sonra ise, kol kola veren iyilik alır yürür sokaklarda. Azınlıklar hep böyle bir hayalin peşindedirler. Işığı kıstıranla, karanlığı bastıranın savaşıdır bu! Turgut Uyar ile başladık, Turgut Uyar ile bitirelim bari. Bu arada… Senin canın sağ olsun Numan Abi!

“senin ağustos çeşmeleri yüzüne özlemle eğiliyorum
 bir karşı durulmaz istek bir telâşla kendiliğinden
 bir serin renk anlıyorum aydınlık gözlerinden sorma
 sen zenginsin alırım tükenmezsin
 Allah gelene kadar sen olursun şiirlerimde bu bir
 boş ver kavgalara kuruntu sorunlarına boğuntuya gelme
 ben adını demesem de anlıyorsun 300.000
 ü ç y ü z b i n
 cümbür cemaat aşka abanıyoruz”

Dünyaya Yeni Söz Gazetesi, 16.06.2011

10 Haziran 2011 Cuma

DİLEMMANIN DÜŞKÜNÜ, STATÜKO GİYER OY GÜNÜ

Türkiye`deki seçmen profiline şöyle dikkatlice bakınca, neredeyse tamamına yakınının ya ehven-i şer (kötünün iyisi) prensibiyle, ya da kendi çıkarlarını gözeterek oy verdiğine şahit oluyorum. Şimdi bu ilk cümleyi okur okumaz, yine birçoğunuzun “e başka ne için oy verecektik!?” dediğini duyar gibi oluyorum. Açıklayayım…

 Diyelim ki, sürekli elektrikleri kesilen bir mahallede ikamet ediyorsunuz. Ve bir parti size, eğer oyunuzu kendisine verirseniz, elektriğinizi sorunsuz bir şekilde tesis edeceğini vaat ediyor. Oyunuzu bu partiye vermek, bu vaadin ardından sizin için yeterli bir sebep olmuşsa, sizi birkaç sual ile baş başa bırakmak isterim. Bir kere bu elektrik kesintileri neden oluyor/ neden kaynak alıyor? Sadece bizim mahallede mi oluyor yoksa genel bir enerji açığı mı söze konu? Başka yerlerde oluyorsa, onların da elektriğini tesis edecek misiniz? İşte bu son ve sahih soru, kendimiz olmaktan çıkıp, başkaları için de bir kalp taşımanın vicdani istikametidir. Bize elektriği tesis edecek parti, o elektriği bir başka mahallenin elektriğinden alıp bana verecekse, gönül rahatlığıyla o elektriği kullanabilir miyim ki!? Yok, başka birinden kesmeyip, geçici bir çözümle kısa süreliğine elektriğimi tesis edecekse, günün birinde o açık kendini tekrar göstermeyecek mi?

Tıpta hastalığın tedavisi iki şekilde yapılır. Diyelim burnunuz durmaksızın akıyor ve bundan -doğal olarak!- fevkalade rahatsızsınız. Size reçete edilen ilaç sadece burun akıntınızı kesmeye yönelik ise, buna semptomatik tedavi denir. O ilaç burun akıntınızı durdurur durdurmasına ama o burun akıntısına sebep olan virüs yahut bakteri, akciğerlere ya da başka organlara doğru ilerleyerek başınıza daha büyük belalar açabilir. Reçete edilen ilaç, o virüsü yahut bakteriyi öldürmeye yönelikse, buna “nedene yönelik tedavi” denir.  Bu ikinci tedavi, biraz daha geç tesir etmekle birlikte mikrobu vücudunuzdan atmaya niyetlidir, size külli bir temizlik önerir. İdeali, her iki tedavinin birlikte verilmesidir. Lakin birinden birini tercih etmek gerekirse, hiçbir doktor hastasını riske etmeden nedene yönelik tedavisine muhakkak başlar.

Çok uzattığımın farkındayım ama herhalde kurmak istediğim metaforu çoktan anladınız siz. Evet, Türkiye’nin yaralarını mevcut siyasiler genellikle “semptomatik” olarak tedavi ederler. Çoğu oy kaybına ve dolayısıyla koltuk kaybına tahammül edemediğinden “nedene yönelik” tedaviyle kaybedecek vakitleri yoktur.

Peki, siyasiler böyle de, seçmen sanki farklı mı!? Bu “sanki” sözcüğü, nasıl da soru soruyormuş gibi yapıp cevabı veriyor ama! Elbette, seçmen de siyasisinin bir nüshası… İktidarını düşünen ve bunu da en iyi hekimliğe soyunmakla yapan siyasi ile burun akıntısını düşünen mahalleli vermişler el ele, iltihabı kökten kurutacakları yerde habire burnumuzun akıntısını kesip duruyorlar. Burnunun akıntısı kesilen “iyileştim!” naraları atadursun, aklına bir kez olsun akciğer filmi çektirmeyi getirenler meselenin içyüzünü bir çırpıda kavrıyor!

Kavramak mı? Ne gam! Ekmekle doyan bir milletiz, kavramakla değil! E atın ölümü de nasıl olsa arpadan! Bugün karnını doyuranlar, nasıl olsa başka kimin karnı aç diye de sormadığına göre, halaya devam!

 Oy vermek de diğer bütün eylemlerimiz gibi şahsiyetimizi/hakikatimizi ortaya koyan bir eylemdir. Olayın iç yüzünü kavramadan attığımız her adım, dünyada günde bilmem kaç yüz kişinin ölümüne sebep oluyor, ayıptır! Ölen, yalnız hanemizin içinde ölünce mi kıymete biniyor!? Şu daracık dünyayı paylaşan insanlarız, bu sofra hepimizin. Oy vermemek de oy vermek gibi bir tercihtir. Hatta şu gün be gün çamurlaşan dünyada, vicdani bir başkaldırır da! Neyin hesabını yaptığınızı bir anlayabilsem, bu cinnet ahvali çekilip gidecek üzerimden!

Hakikat, benim inancıma göre bir bütündür. Yüz düşmanı taşıyan bir gemi, içindeki tek bir masumun hatırına vurulmaz! O tek masum için, can verilir, mal verilir, bütün bir evren verilir! Zaman zaman doğru ve düzgün işler yapıyor diye, hakikati lime lime parçalara ayıran bir partiye oy vermenin neresinde o gönül rahatlığı, Allah aşkına bana da gösterin!


 Benim duyduğum en favori dilemmalar şunlar:

- Bu Ergenekon meselesi hallolsun diye AKP’ye oy veriyorum, yoksa vermem!
- AKP iktidar olmasın diye CHP’ye oy veriyorum, yoksa vermem!
- Oy kullanmayacağım ama bu da AKP’nin işine geliyor. Bunun için CHP’ye oy veriyorum, yoksa oy vermem!
- Kürtler bu ülkeyi bölecekler diye MHP’ye oy veriyorum, böyle bir tehlike olmasa vermem!
- Kürtlerin demokratik haklarını koruyan başka bir parti yok diye BDP’ye oy veriyorum, yoksa vermem!
- Bu seçimde de oyum AKP’ye, ama sonraki seçim HAS Parti’ye!
- Kılıçdaroğlu partiyi tabanından temizleseydi gönlüm daha rahat olurdu ama oyum yine de CHP’ye!
- Numan Kurtulmuş’un söylediklerinin hepsine katılıyorum ama o da Erbakan’ın adamı işte!
- Yaptığı çok yanlış işler olsa da, Müslümanların kamusal alanda daha rahat etmesi için AKP’ye oy veriyorum, yoksa vermem!
- Yaptığı çok yanlış işler olsa da, koalisyon hükümeti istemiyorum diye AKP’ye oy veriyorum, yoksa vermem!
- Baraj sorunu var diye HAS Parti’ye/ X Parti’ye vereceğim oy boşa gider, oylar bölünmesin diye AKP/CHP/MHP’ye veriyorum, yoksa vermem!

Bunlar bana ulaşan dilemmalar, bir bu kadar da ulaşamayanlar vardır eminim. Bilhassa Türk solu için durum belki de bunların hepsinden daha iç karartıcıdır. Her neyse… Dediğim gibi, bunlar benim duyduklarım sadece.

Bu yukarıda saydıklarım yüzünden oy veren kimselere sesleniyorum; neyin peşindesiniz Allah aşkına!? Neyin hesabını yapıyorsunuz? Neyi tanzim etmeye çalışıyorsunuz? Kendi kulluğunuzu/hakikatinizi/şahsiyetinizi diğer bütün eylemlerinizde de böyle bölük pörçük yaşıyorsanız, vay halinize!

Önümüzdeki Pazar seçim var. Şükür ki, bitiyor bu kuru gürültü. Dilemmalara statüko giydirmeyin, bu derdinizle yüzleşmenizi erteler. Ertelenen dertler, zaman geçtikçe ödeyeceğiniz bedeli arttırır. Küçük hesaplarla bu ülkeyi ve kendinizi kurtaramazsınız. Diyeceğim odur ki sayın seçmen, sevgili seçmen; it önyargılarını bir kenara, çevir gözünü Türkiye’den dünyaya, kutuplaşmadan, ötekiyle birlikte bu muazzam sofrayı düşünerek bir parti ara kendine. Yoksa böyle bir parti, küçük hesaplar yapmayı bırak bari! Kalbinin mutmain olduğunu aklına teslim et. Aklının mutmain olduğunu, kalbinle teyit et!

Hayırlara vesile olur inşallah!

Dünyaya Yeni Söz Gazetesi, 10.06.2011

5 Haziran 2011 Pazar

HOPA’DA MECAZI VURDULAR!


                                   “Hopa’ya eşkıyaların indiğini bilmiyordum!

                                   Türkiye Cumhuriyeti Resmi Başbakanı

                                   “Hopa’da mecazın öldüğünü bilmiyordum!
                                   Türkiye Cumhuriyeti Gayrı Resmi Şairi


Hopa’da olanlar üzerine söyleyeceğim yeni bir söz yok. Söylemek istediğim her şeyi okudum. Yahut okumak istediğim hemen her şeyi yazmışlar diyelim. Bir “seçim saldırısı” sonrası kalp krizi nedeniyle yaşamını yitiren emekli öğretmen Metin Lokumcu’ya Allah’tan rahmet diliyorum. Ailesine de gani gani sabır… Onun ölümünü seyredip susanlara, öldürülmesine mantık uyduranlara ise vicdan ve akıl!

Voltaire’in meşhur sözünü bilirsiniz: “Düşüncelerinize katılmıyorum. Ancak bu düşüncelerinizi özgürce savunabilmeniz adına canımı vermeye hazırım”. Yeryüzünde daha hiçbir yönetim mekanizması, bu adına devlet dense dahi, bu sözü kendi şiarı olarak bellemedi. Devletin bekası, kendi varlığının idamesi adına “küçük pürüzleri” ortadan kaldıradursun; rastgele toprağa vurulan kazmalar, gün geçmiyor ki yeni muhalif kadavralar çıkarmasın ortaya. Devlet, kendine hükmeden iktidarın elinde, Voltaire’in bu meşhur sözünü hep şu zalimlikle telaki etti: “Düşüncelerinize katılmıyorum. Ancak bu düşüncelerinizi özgürce savunmaya devam ederseniz canınızı almaya hazırım!

Bu dünyada, ancak zalimler amaçlarına varmak konusunda bu kadar ısrarcıdırlar. Amaçları olsun için, o amaca ters düşen hadiseleri “geçici” olarak yok sayarlar. Gülün dikeni sayarlar karşılarına çıkan “küçük pürüzleri”. Ama esasen o küçük pürüzler, diken değil gülü öldüren başka bir şeydir. Koparmak istedikleri gülle boğuşurlar. Üstleri başları kan içinde kalana değin mücadele ederler gülle. Ama gül direnir, kendini vermez onlara. Sonunda belki boynundan kırarak ellerine alırlar gülü. Alırlar almasına da, o kanlı ellerine aldıkları gül müdür, yoksa gülün ölümü mü?  

Mazlumlar ise amaçlarıyla yaşarlar. Amaçlarının güzelliğini geçtikleri yollara üleştirirler. Amaçlarının kokusu, her hareket ile reddedilmez bir rayiha halini alır. Amaca varmak değildir aslolan! Amaca müteallik yaşamak, bu dünya için kâfidir onlara! Gülü koparmak şöyle dursun, gülün varlığı yeterdir onlara. Onlar gülle değil, gülü koparmak isteyenlerle boğuşurlar.

İnsanı, yaratılanların merkezine alan bir inancın memuruyuz. İktidar ve dahi diğer parlamenter partiler, memlekette yaşayan bütün insanları gönül potalarında eritecek bir politika tutturamadılar. İnsanların farklılıklarını suistimal etmenin yoluna baş koydular. Kutuplaşmalar ve bunun üzerine bina edilen düşmanlık; miting meydanlarında siyasi partilerin kozu haline dönüşmüş durumda. Ötekinin ölüm fetvasını veren, oyunu cebine koyuyor! Tüm vatandaşlar için ortak bir ideolojik sistem kurmak elbette mümkün değil! İnsan çünkü… Çamurdan yaratılmıştır. Lakin bütün vatandaşlar için ideolojilerden bağımsız, ihtiyaca yönelik bir müştereklik yaratmak mümkündür. Ekmek mesela… Hamurdan yaratılmıştır.

Hopa’da olanlar ve tüm bu seçim sürecinde yaşanan çirkinlikler, iktidarın gövde gösterisine dönüştükçe daha bir cinnet geçiriyorum. İşlerin yolunda gittiğini düşünenler, kulluk muhasebesini bir daha gözden geçirsin derim. Amaca gitmek, amaçla beraber yürür. Ve benim inandığım, bu dünyada varılan hiçbir amaç bizi bütünüyle berkitmez! Hiçbir amaç, Adem’e edilen secdenin yerine geçmez! Emekli (ya da rahmetli) öğretmen Metin Lokumcu’nun, kendisini engellemeye çalışan polis memuruna, bileklerini arkasından kelepçe vaziyetinde kavuşturup “hadi al beni, kurtar memleketi!” demesini ciddiye almış olmalılar. Mecazdı o, mecaz! Mecazdan anlamayana, neyi nasıl anlatabilirsin ki!?

Dünyaya Yeni Söz Gazetesi, 04.06.2001

ERGENEKON ADALETİ

Bu yazıyı yazmadan evvel, epeyce düşündüm. Adalet, aklımızın ve kalbimizin alamayacağı bir incelik! Beynimizin içini bir kurt gibi kemiren düşüncelerin ve kalbimizi delik deşik eden duyguların hassas terazisi! Koca bir günü gözden geçirdiğimizde, sadece kendi yaşadıklarımızın değil, hani o Dicle kenarında su içen çocukları dahi mütemadiyen hesaba katmanın sonsuz genişliği! Hepimiz, adaletin durmaksızın bertaraf edildiği bir dünyanın vatandaşlarıyız. Sağ elimizin sol elimiz üzerinde, sol elimizin de sağ elimiz üzerinde hakkı var. Hz. Ömer’e selam olsun, hangi muma üfleyeceğimizi iyice şaşırmış durumdayız!

Ergenekon davası, askerin postalına açılan bir delik olarak muştulandı ilk bize. Senelerdir diktanın mağdur ve mazlum ettiği kitle, kendi çoğunluğunu yaratır yaratmaz karşı saldırıya geçmişti. Başta sevinç çığlıklarıyla karşıladığımız bu durum, bize militarizmin korkunç hayaletini berhava etme vaadinde bulunuyordu. Mutluyduk, çünkü yerinden edilen adaletin bize tekrar servis edileceği ümidindeydik. Mutluyduk, çünkü darbelerle iğdiş edilmiş, asimile edilmiş, hafızası resetlenmiş bir topluma artık gerçekten “halk” demeyi arzu ediyorduk. Mutluyduk, çünkü yasaklanmış olan şarkıyı susamış dudaklarımız mırıldanır gibi olmuştu. Ama gelin görün ki bu mutluluğumuz çok uzun sürmeden yerini başka bir kedere bıraktı.

Mutluluk sırayla yaşanmaz, birlikte yaşanır! Kemalistler, sahip oldukları özgürlüğü kendilerinden olmayanlarla paylaşmak istemedi. Ancak kendilerine benzeyenlere o özgürlükten ikram ettiler. Darbe Günlükleri ve akabinde zuhur eden Ergenekon Davası’nın bizde uyandırdığı mutluluk, bizim de bu özgürlüğe ortak olacağımızla ilişkiliydi. Evet, rejimin dayattığı yasaklarla hala özgür yaşayanlar, o yasaklara maruz kalanları düşünemeyecek kadar bencildiler. Ama bu bencilliğe karşı intikamcı bir tavır takınmanın Müslümanlıkla bir ilişkisi olamazdı. Müslüman’ın, berhava edilen adaleti tekrar tesis etmekten başka ne amacı olabilirdi ki!? Durum elbette böyle olmadı. Dikta, yıkılan rejimle birlikte el değiştirdi. Yeni gelenler, Turgut Uyar’ın bir mısrasında dediği gibi: “insanların adaletini, yani öcü aramaya başvurdu”.

Şimdi Ergenekon sanıklarının tutuksuz yargılanmalarının üzerinden 2 ila 4 sene geçmiş durumda. Ben yargılananlar arasında gerçekten suçlu olanların bulunduğuna inanıyorum. Tıpkı, suçu ispat edilmediği yahut bir suçu olmadığı halde sırf darbe çığırtkanlığı yaptı diye hala o hapishanelerde tutulanların varlığına inandığım gibi… Mevcut hükümetin tavır ve tutumlarından kaynaklı, kendini kaybedip şuursuz bir biçimde tankların yürümesini arzu edenlerin sayısı o kadar çok ki, inanın hapishane yetiştiremezsiniz! Hala darbe olmasını isteyenler, elbette eski bencil ve konforlu hayatlarına dönmek istiyorlar, bunu tasvip etmek abesle iştigal! Lakin ortada bir suç, bir delil, bir suça teşvik varsa neden bu sürünceme bir türlü encama erdirilemiyor?! Bu kadar insanın geçen bunca zamana rağmen tutuksuz yargılanmasını vicdanımızın hangi tarafıyla kabullenebiliriz, Allah aşkına! Suçlu cezasını çeksin, suçsuz özgür bırakılsın, bu süreç absürt bir gövde gösterisine dönüşmeye başladı artık!
Düşünmenin ve inanmanın asla derdest edilmemesi gerektiğini, insanların bu eylemler yüzünden mağdur edilmemesi gerektiğini sizden daha iyi kim biliyor, kim?!

Haksız yere hapiste tutulanların Allah yardımcısı olsun! Neye inandıkları, yahut ne düşündüklerinin ne önemi var, mağdurlar! Müslüman, kendisine karşı geleni de, kendiyle birlikte olanı da, aynı adalet duygusuyla karşılar. Yazının başında bahsettiğim incelik, atomlarına varana değin ötekini kalbinde hissetmekle kaimdir bana kalırsa. Dedim ya, mutluluk sırayla yaşanmaz, mutluluk birlikte yaşanır! 

Dünyaya Yeni Söz Gazetesi, 02.06.2011