Seçim sonuçları üzerine yazmak için, duygularımın yatışmasını bekledim. Allah’ın, meşrebime hiç sakınmadan kattığı iyimserliğim ve ümidim yüzünden, yine de son dakikaya kadar seçmenden bir sürpriz bekledim. Olmadı, seçmen mevcut iktidarı var gücüyle onadı. BDP’nin, yüzde onluk baraj ‘eşitsizliğine’ rağmen ortaya koyduğu muazzam organizasyon ruhu, takdire şayandı. MHP ve CHP de, müzmin muhalifler olarak parlamentodaki yerini aldı. Artıp azalan birkaç sandalye dışında, meclis fotoğrafının pek de değiştiği söylenemez!
Edip Cansever’in, “Ben Ruhi Bey Nasılım” adlı şiirinin bir bölümü şu şekilde başlar: “Anlamadığım şu / ben neden bir otel kâtibiyim?”. Yüzde ellilik neticenin kodları üzerine kafa yorarken, aklımda bu mısralar dolanıyordu. Türkiye’nin seçmeni, taammüden oluşturulan “ideolojik kutuplaşmaların” gölgesinde can vermiştir kanımca. Ve dönüp kendisine, anlamadığını sorgulayacak bir otel kâtibi olmayı bile reva görmemiştir. Türkiye oteli; bütün inançları ve fikirleri odalarında barındıran, ötekini emanet belleyen, geniş bir spektrumun içinde onlarca kültürü aynı anda barından bir yer olma şansını “resmen” kaybetti. Eski rejim, bunu yeni iktidar için ziyadesiyle hazırlamıştı zaten. Ama yeni gelenin, halkın desteğiyle durumu değiştireceğine dair inancımız, buharlaşıp yitti! Nasıl mı? Açalım…
Bütün ideolojik angajmanları ortadan kaldırarak, sadece halkın ihtiyaçlarına yönelik bir politika tutturursanız, halk sizi barajın altında görmek istiyor. Peki, halk neden böyle yapıyor? Çünkü senelerdir medya ve sokak aralarına sızan galeyancı ve jurnalci ajanların provokasyonlarıyla, iktidarın ve sermayenin el ele verip kendi hinterlandı olan emperyalistlerin köleliğine soyunmasıyla, her ideolojik argümana itinayla düşman kazandırılmasıyla, işte zurnanın zırt dediği yere kadar geldik! Bütün cepheler, kendi statükolarını ve o statükoların içine inşa ettikleri rantiye dükkanları ile beton bir katılığa büründü. Resim, aynı resim! Oysa herkeste, bir seçim kazandım neşesi var.
Kaybedense Türkiye… Ve ona bağlı, bir yerinden daha kurşunlanan dünya. Koca seçim sürecinde, onca gürültülü miting bize yeni olarak neyi önerdi, Allah aşkına? Geriye dönüp bir bakın, parlamenter partilerin bütün liderleri, birbirini vurmaktan gayrı bize ne söylemişler? İçimizdeki kini ve düşmanlığı ortaya çıkarmaktan gayrı, birbirlerine hakaretler düzmekten öte, yeni olarak ne çalmışlar kulağımıza? Hepsi, kendi statükolarının iskelelerini sağlama almayı, yani önce ve hep ‘kendi’lerini düşünmeyi, amaçlarına giden yolda türlü bahanelerle mesnetlendirdiler.
Meselenin özü şudur. Hedef kitleler tespit edilmiş ve onların ihtiyaçları öncelenerek bir strateji planlanmıştır. Bu hedef kitlelerin, fevkalade kalabalık ve fevkalade muhtaç olması gözetilmiş ve bütün planlar bunun üzerine yapılmıştır. Tabi bu hedef kitlelerin tespiti, ötekilerin mutlak bir şekilde yok sayılmasını da gerektiriyor.
Mesela hekim olmam hasebiyle, size bu konuyu izah edecek bir örnek vereyim. Vatandaş, hükümetin sağlık politikalarından fevkalade memnun durumda. Böyle olması da lazım zaten! Hep böyle olsun da… Lakin cumhuriyet tarihinde belki ilk defa doktorlar greve gitti, sağlık personeli mutsuz, her gün değişen kurallarla sektöre müthiş bir sistemsizlik hâkim. Elbette, tabipler odasının ideolojik angajmanı, bu protestoları, sahici bir protesto olmaktan uzak bir yere taşıyor. Eski rejimin kafasında bir sendikal oluşumun, bu hükümete karşı samimi olmasını düşünmek zaten abesle iştigal olurdu. Bir de, meslektaşlarımın para kazanmak üzerine inşa edilmiş muharris yapıları, halk tarafından –haklı olarak!- aç gözlülükle itham ediliyor. Bütün bunlarda haklılık payı var. Lakin ve inşallah, ne tabipler odası kadar angaje bir politiklikle, ne de açgözlü meslektaşlarımın para kazanma hırsıyla söylüyorum bunları. Sadece doktorlar değil, bütün sağlık personelini de hesaba kattığımızda, ortada “mutlak” bir memnuniyetsizlik var. Sadece parasal bir memnuniyetsizlikten bahsetmiyorum, sistemsizliğin oluşturduğu tedirginlik hissidir esas olan! İşte hükümet, tam olarak burada, bahsettiğim stratejiyi devreye sokuyor. Sağlık personelini bir hedef kitle olmaktan çıkartıp, sağlık hizmetlerinden istifade edecek olan memuru, işçiyi, esnafı, yani daha kalabalık bir orduyu tercih ediyor. Böylece terazinin bozuk olması, ötekinin bir nevi yok sayılması ile kompanse edilmiş oluyor!
Benzer kitle sapmaları, ‘Kürt Açılımı’na taban tabana zıt olarak gerçekleştirilen seçim propagandalarında da kendini gösterdi. Milliyetçi oylara duyulan iştah, kaset skandallarıyla birlikte, düşmanlık ve tahrik üzerinden bir rantiyeye dönüştü. Öyle ki, birçok CHP’linin, MHP barajın altında kalmasın diye telaşla MHP’ye oy verdiğine şahit olduk. CHP, Kılıçdaroğlu’nun Hakkâri ve Diyarbakır mitingleriyle doğuda ilk kez bir samimiyet gösterisine sahne olduysa da, tabanın yaşlanmış timsahları seçim sonrasında hemen harekete geçti. CHP’nin iç muhalefeti daha da kızışacak gibi duruyor, hele ki Demirel grubunun da oyuna dâhil olduğunu düşünecek olursak.
Velhasıl, AKP bütün vatandaşları değil, kendisini tek başına iktidar yapmaya yetecek kadar vatandaşı düşünerek, stratejik bir zafer daha kazandı. Ama bu zafer, benim lügatimde ağır bir yenilgidir. İnsanın, kendisine yenilmesi, kendi hakikatine ve inançlarına yenilmesi, nefsine yenilmesi gibi bir yenilgidir. CHP ve MHP’nin almış olduğu sonuçlar da açık bir yenilgidir. Hem CHP, hem MHP aldıkları bu oylarla, AKP’yi yüzyıl iktidar yapabilirler. Bu partilerin varlığı bile, AKP’nin çanağına bir güzidedir. Zafer, statükonun zaferidir. Resim, statükonun resmidir. Halk kaybettiğinin farkında olacağı gün, kazanmaya başlayacak inşallah!
AKP’nin karşısında, MHP ve CHP gibi muhalif olmaktan bile nemalanan, “bari”lerle, “hiç olmazsa”larla, “en azından”larla yetinen partiler oldukça, bu iktidarın kodları anlaşılamaz. BDP’nin tavrını önemsiyorum, ama onları da Kandil ile İmralı arasında çelişkili kalmak gibi ve İmralı’nın da dediği gibi “küçük burjuvazi olmak” gibi tehlikeler bekliyor. Sol ittifakı ve İslamcı kimlikleri vesilesi ile BDP’ye dahil olan vekillerden ümidim var.
Bütün vatandaşları kendine hedef belleyen, bütün ideolojik angajmanları ayrılıkçı olmaktan çıkartarak birleştiren, seçim beyannamesi ile gerçek anlamda göz dolduran, yönetim modelleri ile ekonomik stratejileri ile yeni şeyler söyleyen, sadece ama sadece halkın ihtiyaçlarına yönelen tek bir parti vardı. Numan Kurtulmuş ve bütün renklerden seçtiği aydın insanlar bir araya gelerek, bir gökkuşağı koydu vatandaşın önüne. Bu gökkuşağı, topraklarımızı bereketlendirecek bir yağmuru vaat ediyordu. Halkın sesi olmaya talip oldular. Sağcılık ve solculuk mevzularının ve dahi diğer bütün ideolojik angajmanların bizi yavaşlatan ayrılıkçı söylemler olduğunu savladılar. Meselelerin, Türkiye ve dünya ölçeğinde nasıl çözüleceğini anlattılar. Hepiniz dinlediniz ve şahit de oldum, çoğunuz onadınız da. Sağcı, solcu, inançlı, inançsız, önyargılarını bertaraf eden herkes, hepiniz Numan Kurtulmuş’u ‘sevdiniz’ ve hak verdiniz. Ama gidip, statükoyu seçtiniz. Kendi rahatınızı öncelediniz. Darbecilerden korktuğunuz kadar, kendi hakikatinizin size söylediğini önemseseydiniz, böyle olmazdı. İslam birliği putları diktiniz. “Bu bir müddet böyle gitsin, arada haksızlar da olur” dediniz. “Ne yapalım, herkesi memnun etmek mümkün değil!” dediniz. Haksızlıklara göz yumdunuz. Kendinizi kandırıyorsanız baştan söyleyeyim, siz sadece ama sadece “kendi”nizi düşündünüz, “kendi”nizi seçtiniz. Hangi partidenseniz, o partinin hedef kitlesi olarak, ötekini yok sayarak, hatta ona karşı cephe alarak verdiniz oylarınızı. Sözüm, gönlü Numan Bey’e kayıp da, ona oy vermeyenlere! “Bir dahaki sefere!” diyenlere! Türkiye’den çok partisini düşünenlere! Kraldan çok kralcı olan nöbetçi seçmene! Kendi iç sesini tanzim edene, küçük planlar yapana, hakikatini lime lime doğrayana bu sözlerim!
Ne diyelim… Mevlam ne eylerse, güzel eyler! Bütün şerler de hayra vesiledir. Halk, günün birinde sadece rahatını değil, kendi sesini de elbet arayacak. Hatta ötekini kendinden çok düşüneceği ve kendi rahatından feragat edeceği o güzel günler de gelecek! O günler geldiğinde geriye dönüp şu seçim sonuçlarını tekrar okuduğunuz zaman, oy verdiğiniz partilerin rantına yağ sürdüğünüz bıçaklar bir bir çıkacak ortaya. O bıçakları kendi avucunuzda tutuyor olmanın hesabıyla yüzleşeceksiniz sonra!
Dünyaya Yeni Söz Gazetesi, 29.06.2011