28 Aralık 2012 Cuma

SALINCAKTAN DÜŞ


hepimiz kabullenmenin
sırasına giren itirazlarız
başta
           yaşamak
                            üzere
sonu olan şeylere düşmanlığımız var
unutman yaralıyor hatırımda kalanı
mazine kastediyor yarını planlaman
büyük bir azimle belleğinden sildiğin
her üç anıdan biri kadavra çıkar
alnımdan başlayarak yoruyorsun ya beni
giderek altında kalıyorsun yemininin
rüyadan gayrı çaremiz de kalmamış
iki kere iki dört ise bu bendeki beş kimin

iki lafın belini arzuhalle dert edip
gözlerini indirsek çağdaş koşan atlardan
hamamlar zihinleri eşitlikten paklasa
keselense bir dünya faşist olan sırtlardan
şöyle seni yalvarıp nefsinden gayrı bana
bana bir şarkıya başlar gibi dur
rüyayı parçalayan alarmı sustur
koy elini avunan yıllarının üstüne
kazandım dediğine bir yitim uydur
bütün gelecekler yaşandı ve bitti
doğar doğmaz başlayan ölümünü al
dağılan geçmişine şimdiyle tuttur

sonu olmayan bir binek istiyorsun
ya da hiç başlamasın eğer ki bitecekse film
işte ömür binmiş ölüme
birlikte iki resim daha çektirdik diyelim
bileti yananların dünyasında ava hazırlanan iki at daha
kendini ateşe vermiş bir fitil
kirden etmeye niyetli derimizi
ensemizde tek bir tüy kalmayana dek
ölmeyi bilmeyen meşgaleler çevreler cevrimizi
şu güzel renklerin arasından bir renksin
varsa ipotek altına alınmayan bir yanım
vallahi o da sensin
bana ait değilsin bana dairsin
ağır bir sicil gibi duruyorsun ayıplarımda

şimdi masif bir kanama olarak
bizi anons ediyorlar bütün radyolarda
büyük bir kanama sevinci içerisinde
iknaya yanaşmıyor arterlerimiz
işte o faydasız terlemenin sonunda
yine bir kabullenmenin eşiğindeyiz
bizi anons ediyorlar ölmekteymişiz
ne ara ayrılığın adamı olduk
ne ara direndik kavuşmaya biz
ah şu cemiyet hayatı da olmasa
sahiden yaşıyoruz zannedeceğiz

ve elbet sırası geldiğinde ki gelir
artık bizim olmayan camilerden bir sala
artık bizim olmayan bir cemaat toplanır
artık bizim olmayan bir imamdan kıraat
artık bizim olmayan bir cenaze yoklanır
üç kez iyi bilirdik üç kere helal olsun
sonra biner dünyanın tek vesaiti tabut
birer yoldaş gibi omuzlaşan dostlara
huzur mu demiştik buyuralım buyuralım
dünyanın en rahat yatağı bir toprağa
elbet sırası geldiğinde ki gelir
tok kalkmaktan geçenler meydan okur açlığa

şu kalbime dert diye yuva yapan kim
acı olmayan gerçek ne içindir ne için
biz böyle miydik sen hiç böyle miydin
yönümüzü rüzgar ile değiştiren kim
insan söylediği şarkılara borçlanıyor ya
biz de yaşamak kadar içindeyiz özlemin
demli çay yok burada dünyaya sallamayız
ölüme karşı hepimiz birer çuvallamayız

22 Kasım 2012 Perşembe

DÖRT KAPIDAN GEÇMEYE

dört kapıdan geçmeye
kırk ceminden seçmeye
yedi dolu içmeye
üçe durmaya geldik

şahid seyirci değil
şehid oyuncu değil
kurda koyuncu değil
çoban uymaya geldik

hava ateşle birdir
su toprağa kadirdir
cümle vücuda bildir
teni soymaya geldik

bal ile aşk eyleyip
sütü sevgiyle emip
elmayı dosta verip
gaybı duymaya geldik

abitlerden görerek
zahitlerden bilerek
muhiplerden severek
arif olmaya geldik

hak muhammed ali’dir
ahmed hakta nebidir
murteza can velidir
sırra varmaya geldik

canlar dünya işinde
aşık maşuk peşinde
ahi yokluk düşünde
yarda kalmaya geldik

16 Kasım 2012 Cuma

SOY DURUR ABA DURUR

pirim aziz mahmud hüdayi'ye...

soy durur aba durur hane halkı bellidir
ol naci’nin güruh’u bir tek nefese bakar
adem’in cennetinden dönen yankı bellidir
elmaya meyledenin gözü kafese bakar

idris’in kumaşını kesip diken bellidir
süleyman’ın asası kurda çaresiz bakar
bülbül’ü güle soran aşık diken bellidir
acıdan kaçan kişi pire yaresiz bakar

tufandan nuh’u alan mürettebat bellidir
su altında kalanlar nuh’un oğluna bakar
dünyaya sabredene nur ü sebat bellidir
züleyha’nın cilvesi yusuf koynuna bakar

çarmıha çivilenen çile kimden bellidir
isa’nın yakinine sözün tutacak bakar
mehdi’nin güzelliği daha mimden bellidir
arif olan deccal’e her an yutacak bakar

tur dağı’nda musa’yı üryan kılan bellidir
akılı terk etmeyen kendine hızır bakar
asa düşer secdeye namaz kılan bellidir
abdest alan her daim aynadan hazır bakar

kurban durur bıçağa davran diyen bellidir
ismail babasına sonundan razı bakar
günahın ormanında avlan diyen bellidir
ibrahim’e renklerin bütün beyazı bakar

zehiri kavuşmaya soran kader bellidir
hasan’ın cemaline bulaşan cemal bakar
fatıma anamızı saran keder bellidir
sırra vakıf olanlar seyrana kemal bakar

sürgünün defterinde hasret kime bellidir
yakup’u kör bilenler dünyaya şaşı bakar
kerbela’dan yüreğe kalan dövme bellidir
haksız duran gövdeye hüseyn’in başı bakar

hak muhammed ali’ye yazılanlar bellidir
ali’nin kapısına duran pervane bakar
gönlün en derinine kazılanlar bellidir
muhammed’i görenler deli divane bakar

can durmaz ahi durmaz menzil alan bellidir
zülfikarı olmayan merde müşteki bakar
düldül durmaz yol durmaz yaya kalan bellidir
tenine ben diyenler derde pösteki bakar

13 Kasım 2012 Salı

İSTİKBAL DÜNLERDEDİR!


sakal bırakan adamlar bizdendir
suretini allah’ın yarattığı gibi karşındakine tutan
işte yer yorgunluğunun doğrulttuğu sürgünler
havada bağdaş kurmayı yüreklerinden öğrenmişlerdir
düşünmek ne kadar beyhudeyse bir muammayı çözmeye
dokunmak yangınlara nasıl bebeler doğurmaksa
aklını bütün bildiklerinden vurarak
ve severek hatırlayıp geçmiş güzlerin solgun ayartısını
kendini yalnızca bir maziden ibaret sayanlar bizdendir

dönmek vaktini bekleyen turab sizdendir
azrail’in yardığı bağrı bir ateşle pişiren
işte nefesi kendine benzetmeye koyulan sahipler
duvarları korkularına böyle yedirmişlerdir
öpüşmek ne kadar acıktıran bir kavuşmaksa
fikretmek hayalleri nasıl ayırıyorsa etten
kalbini bütün bildikleriyle vurarak
ve hatırladıklarıyla unutup geleceğin kıyamet bağırtısını
kendini bir istikbalden doğuyor sananlar sizdendir

siz bizdensiniz biz de bizdeniz
bizim kalbimiz göz göz delik deşik edilmiş
kalbimize açılan deliklerden olan biteni seyretmekteyiz
orada kim varsa yok olup gayretine koyulsun
her şeyin açık edileceği güne hamd olsun!

8 Kasım 2012 Perşembe

BİR DEFA KALBİNDEN VURULDU MU BAŞA DÖNEMİYOR İNSAN!


her birimiz sevmenin kıyısından dönüyoruz sevgilim
bir şeylerin diplerinde cesedimiz bulunmadı
seni aldırmak istiyorum sinemin tesellisinden
gerçekliğin soyunu kafanda kırarak
allahların dünyasında bir yıldız tecellisinden
ölemiyor olmanın imdadı var kursağımda 
sinemiz geç kalışın boşluğunu dövüyor
öyle ki aramızda
sessizlik bile bir halta yaramıyor
bir yandan sevmek vazgeçilir şey değil
noterler mürekkeple boğmuşlar kendilerini
kalkmış bütün imzaların hükmü kağıt dağında
şarabımız fesholacak anıların bağında
sade çocukların anlaştığı dilde keder durmaz
birileri sürekli yalan söylüyor mutluluk hakkında

günleri unut
zamana birtakım semavi sözcüklerle kurulmalıyım
çabucak kaybolan bir anı eskiyen bir fotoğrafa dönüşsün diye
gözlerimi ruhundan aşağılara sarkıtmalıyım
güneş ra ile doğuran mısır
ay nil’in sularına karışmış bir iç deniz
bulutlar grek tanrıların ziyneti
yıldızlar her bir yöne dağılmış hayatımız
ama öyle tutuğum ki bilmem geceyi sana nasıl anlatmalıyım
sürekli yetişen geceyi
tutuşan bir ormandan ateş alıyorcasına deli
sanki hiç durmadan kanayan bir ağzı
şifayla kavuşturan fatma ana’nın eli

daha hiçbir şey yokken ortalıkta
dünyanın binbir türlü haliyiz başka neyiz?!
usta işi bir örtüyle alınıyor gözümüzden
merhametten olağan ihanetten ariyiz
ya da hiçbir şey olmamışçasına ölerek
uyanılacak yerde uyumaya devamsak eğer
yalnızlığımızı put belleyerek
kalbimizi ateşle de besleyebiliriz
ama çıkamayız işte girdiğimiz kuyudan
çünkü artık tanıdım bir daha unutamam
bir defa kalbinden vuruldu mu başa dönemiyor insan!

burada durduğumuz kadar karşılıklı biz bize
çok şükür yağmur
tek başına yetiyor mikail’i dost bilmemize
ve vazgeçen upuzun uzanıyor toprağının içinde
sözünü tutan bir intihar mektubu kadar huzurlu
yaşamak kayıp bir cesedi giyinerek sevgilim
dibe çarpmayan bir gövde gibi havada hep asılı




14 Ekim 2012 Pazar

ONBİNKÜSURUNCUKEZ


güneş batıyor onbinküsuruncukez
ve doğuyor sabahı garantiye alan ümit akşama
radyoyu açıyorsun kuşlardan kalan bir şarkı başlıyor bize
gök hapsinden kaçıp kaçıp konduğumuz kadar özgürlük
biliyorum sen de yıldızları sevmiyorsun öylece duruyorlar
o iyi dilekler de kaçırdığımız demlerin içinde duruyorlar
derken hiç tanımadığımız bir yerden es(!)
hayat bu kadar tutuk işte biz bu kadar çaresizken
ağlıyorsun
onbinküsuruncukez

göle yeni bir gemi gibi indirilirken
o ressamın yaptığı o resimde olmayan
ve yeterince yontulmayan bir heykelse taş
ancak bir şarkıyla tamamlanandan
kulaklarımıza dönerken işimiz hep mi bu kadar yaş!
durdurmam imkan dahilinde değil kalbimi ve sen...
varsın bir zaaf olarak geçsin kayıtlara
evden kaçmak isteyen çocuklarla büyüdüm ben

sorun değil kaldırımları şehirlerin içinden tartışabiliriz
bu da bizim kusurumuz olsun: açlığımıza kavgamızı bahane etmek
oh ki borsayı bombalamak isteyen adamlar bizim cemimizden
anahtar uydurulamaz kilidimize
normal şartlar altında bildiğin anormaliz
siparişin gecikmesi en çok garsonla tanışma imkanı sunar bize
sen durmadan gidersin ben tutar döndürürüm kalbini
uçak düşer kara kutu sehpa olur iki dem muhabbete
iplerinden boşanmış süratli bir trapez
kadar yangının var çadırı yırtıp çıkmaya
kanıyorsun
onbinküsuruncukez

affettikçe dertlenen
dertlendikçe affeden
iki ara bir dere
fasit bir dairede oturuyoruz sevgilim
söylenmeyen şeyler söyleyemediklerimiz
ağlanmayan şeyler ağlayamadıklarımız
babası ölen çocuklarla unutanlar köprüsünde
sürekli mektup bekleyerek yaşamaktan vazgeçmedik hiç
iyiydi işte
sahnenin dar mikrofonun bozuk üstümüzün yırtık olması
başka şarkılardan bu şarkıları söylememiz iyiydi

derdi olan ceketini çıkarmaya vakit bulamaz sanki
öpüşlerin hayali uykuların ninnisidir
bu kadar dağ bu kadar çıkılmak için sevda
evlerini yamaçlara kuranların rahatlığı rahatsız edicidir
ömrümü seninle bir otelde aidiyet kusarak
havluların ve yalnızca kapıların altından esen rüzgarların şahitliğinde
ömür seni seviyorum demek kadar geçicidir
topu topu bir gün çatallanıp çatlayarak susacak bir ses
anlıyorsun
onbinküsuruncukez

ne olacak kime ne
bir yerimizden yakalanmışız işte
anlamak en yapışkan yükü bu hayatımızın
yangında ilk yakılacak!
zihnin hayaletler doğuran arsız gebesi
sırat'ta ilk atılacak!
beni anlamanı öldür seni anlamamı bağışla
gözlerimiz ne kadar güzel ne kadar nefes nefes
herkeslere bakma herkesler havamıza astım
uzan tut kendine kalbinin tozlarını alacak bu bez
kalıyorsun
onbinküsuruncukez

bir şu yalnızlığın bastırdığı kanlı geçiştirmeler…
büyük sofranın içinde ne diye küçük sofralar açıyorsun?
çiçekleri öldürülmüş sanıyorsun onlar zaten ölüler
çiçekleri canlanmış buluyorsun ki vallahi canlılar
ara vermeden solan renklerin arasında
benim giderek daha da kırmızı olan bir kırmızım var
senin de olsun!
son sürat sana doğru koşarken beni vurdular
sen vurdun demiyorum ama beni vurdular
benim de bu kadarcık kurşundan geçmeyen bir yaram olsun

kimsenin olamadım
kimsem olmadı allah’tan ve anamdan başka
şartsız şurtsuz kim affettiyse hepimiz onunuz esasında
vurgunuz yarım kalana
kendimizle dargınız
ağlamak için insanın kendinden başka bir yari daha olmalı yarasında
her türlü galeyana hazırım
yeter ki düştüğüm zaman kalkmayayım
trensizliğimi yutuyor her defasında bomboş kalan bir gar
sabaha daha çok var ama biliyoruz ki bir sabah var
ölüp gideceğiz işte yetmedi mi o güzelim şarkılar
yetmedi mi bu kadar hayvanımıza bu kadar kafes
radyoyu açıyorsun kuşlardan kalma bir şarkı başlıyor yine
dönüyorsun
onbinküsüruncukez

4 Eylül 2012 Salı

BÜLBÜL GEÇTİ GÜL ORALI OLMADI


özlem bacıma... 

bülbül geçti gül oralı olmadı
çün özüne aynasında görünmez
yalan dünya hiç kimseye kalmadı
gül kokmasa bu bahçede yürünmez

hak çalabım beni dertten komadı
gam bağından mut çıkaran dirilmez
baykuş güne can gövdeye durmadı
rüstem okla yiğitçene yenilmez

kervan göçtü çöl deveyi sormadı
susuz dille suya medet çekilmez
kerbela da hüseynimi yormadı
ölüm candan başka yere ekilmez

ahi içti badesinde kalmadı
iman ağız ile elden dökülmez
kimse muhammed'i böyle bulmadı
ali bülbül olsa gülden geçilmez

24 Ağustos 2012 Cuma

İŞLER YOLUNDA GİDİNCE İNSAN ÖLMEK İSTİYOR!

yaşadıklarımız sadece ihtiyacımız olduğu için bize yaşatılıyorsa
cehennemde de yansak bir gün cennete gideceğimize inanıyorsak
batıyorken bile bir dibi olduğundan eminsek battığımızın
insan içine çıkmamanın bazen kör olmak kadar bir baht olduğuna kanıyorsak
hatta banıyorsak ekmeğimizi dünyanın suyunun sıkıldığı kabına
her şeye rağmen büyük bir insanlık macerası olarak görebiliyorsak hikâyemizi
kibre karşı sadakayı 
yine kibirle vereceğimizi öğrenmişsek güzeller güzelinden
mükerrer hataları -onlar aynı görünse bile- 
her defasında farklı bir biz ile işliyorsak
hayatımızın tam olarak ve eksiksiz
yazıldığı gibi yaşandığına kalıbımızı basıyorsak
yani ikrar vermişsek boyna da kemende de
çareyi baştan bulduğumuza 
yâre kalbimizden vurulduğumuza şahitlik etmişsek
talebimiz ehl-i beytse
öleceksek
bizden vazgeçemiyorsak
koparıp atamıyorsak
söküp koparamıyorsak
çekip sökemiyorsak
asılıp çekemiyorsak
yoruluruz
yorarız
ama biz birbirimizin yanlışlarını bile seviyoruz diye ışıklar içindeyiz zaten
 
düzelen düzeltendendir biz istesek de düzelemeyiz yâr
ölen de ölmüştür ölecek olan da
kuvveti eksiltenden kuvvet dilemek bize koyar
bunlarla baş edemiyorsak da baş ediyoruzdur aslında
önce senli sonra senli hiç ara vermeden senli
öyle gider işte
öyle gider
cennetli



itibar, mayıs 2012

22 Ağustos 2012 Çarşamba

BORÇ BAKİ, GELSİN SAKİ!


çözemedin gövdeni yerin askılarından. toprak, baştan çıkartıcı bir hamle olarak her yanını sarmakta. alamadın kökünü tenin saksılarından. üstün başın hep deri! uçmak istiyorsan neden çekiyorsun ki yeri? aklınla hatırladığını yüreğinle unutuyorsun sevgili. daha en başta bir hafızı işe almaman korkunç bir hataydı belki de. tuttuğun notların sana okunması için yalnızlığını bir parça, yani tamamen bozman gerekirdi. ya da tam ortandan olmasa bile yarılıp, kendinle yüzleşecek kadarını servis etmeliydin kendine. mesela ben, seninle her geçtiğimiz sokağa hangi ismi istediysem o ismi verdim. şimdi gözlerin bana çok eski bir yemin gibi duruyorsa bunu, yüreğimle hatırladığımı aklımla unutamadığıma verdim.

ne gök, ne de uzay… bunlar, üzerimize kapanandan bizi kurtaracak bir ferahlık bahşetmiyor nefesimize. hatta birer kez de onlar kapanıyorlar üstümüze ve en son güneş, ardını göstermeyen bir yırtık gibi yakıp giydiriyor bizi. öte yanda bütün bu sıcağı ödeyen karşılıksız bir teklif sanki, ağzımın kenarlarından saçlarıma ve tırnaklarıma doğru sunulan o serin sarhoşluk. güneşe yeniden, yeniden isimler veren o canım sarhoşluk!

bütün dostlarım binbir çeşit meydendi. çok çabuk sarhoş olmak için çok çabuk sevmeyi öğrenmiştik bir yerlerden. bir yerler bize kendiliğinden öğretilmişti. sen unutman gerekeni hatırlayıp, hatırlaman gerekeni unutmuştun. ben, aklımı bir kılavuz olarak hiç düşünmeden işten çıkarmıştım. kesileyim istiyordum kelimelerden de. bakışlarımdan üryan kalsın diye gözlerimi içime çevirmeye razıydım. körün gördüğüne talip, gözün gördüğüne yalancıydım. çünkü en baştan beri koca bir karanlığı karşıma almak, renklerin söylediği yalanlara kanmaktan daha iyi geliyordu bana. sen, renkleri adını bilmediğin bir hazla seviyordun bu sıra. ben, ışığın kafiri olarak karanlığın da kafiriydim her nasılsa! ikisinin de olmadığına bütün kalbimle iman ediyordum, dünyayla iman ettiğim her şeyden imtina ediyordum.

borç ödemekle kuşandım yaşamaya. arının balını yemeyi, eriyip nehre kavuşan karın suyunu içmeyi, ayvayı kopardıktan sonra onu tüylerinden etmeyi, yolu bulduktan sonra durmaksızın yürümeyi, kanatlarım kaburgalarımı kırıp kürek kemiklerimin altından çıkınca onları önce çırpmayı, sonra onlarla uçmayı, takatimden kesilince düşmeyi, düşünce kalkmayı ve kalkıp seni görünce seni görmeye devam etmeyi ve seni görmeye devam ettikçe seni sevmeyi hep borç bildim sevgili. ayıkken söylediğim renkleri bağışla! ve ikimiz de aynı anda sarhoş olamayınca, tıka basa evlerle doldurulan bu şehrin bizi kaybettiğini avlularından bağıralım istiyorum. sonra küçük bir meyhaneye sığınıp her şeyi baştan hatırlayabiliriz. böylece haricimizde kalanları unutup, ayılmamızı muhtelif yerlerinden öldürebiliriz. ölmeden önce ölmek olur bu… doğmadan önce doğan şerefimize!