30 Ocak 2012 Pazartesi

NELERİM VAR SEN YOKSUN, ÖLSÜN!


selam japonya
selam metroların deştiği yeraltları
ve kutsal kanalizasyon
ve bir  ada olmanın iflah olmaz yalnızlığı
ve led ışıklı reklam tabelaları
ve sularına bandığım ayaklarımdan
boynunda gezdirdiğim dudaklarıma
selam tükenen pilim
gücüm yok seni
susamıyorum sevgilim
çünkü havada sesimi doğuran bir esîr var
bütün çilingirleri sofralara çekerek
kapıda kalanlarla konuşmak istiyorum
kapısında kaldıkları sahiden evleri mi?
bir kilidi açmak kolay değil o kadar
hırsızın belki de yoktur kabahati!

selam britanya
selam insanların deştiği yerüstleri
ve aziz tesisat
ve sömürülen esmer halklar
ve nümayişle öpüşen kaldırım taşları
ve bu irinli düzenin içinden bularak
sinesine türküler yaktığım sevgilim
burada bulduğum her şey gibi seni de kaybedeceğim
sirkeci yokuşunda tramvaydan ineceğim
ineceğim ve sert kapılar kapanacak ardıma
sen kalacaksın tramvay çıldıracak
iskeleden denize boşalacak tüm yolcular
sen sevineceksin ben ağlayacağım
ölüm güzel sevgilim hayat giderek berbat

selam seyşeller
selam tatile birlikte çıkılan valiz
ve tropik vertigo
ve bölünmüş madagaskar
ve yeşile tüneyen türkuaz
ve dört mevsim yaz nereye kadar!
ekvator da yalnız değil şömineler de
insandan gayrı kimse yalnız kalamaz
çünkü sevgilim alıkoydukça kendini
ulu modern hayatın yasaklarından
yani iş saatlerinde ulaşamıyorsam sana
kefenine özenle diktiğin cepten
ölüme vardığın zaman beni ara
neyi sual ediyorlar o toprağın altında?
münker’e ve nekir’e ve azap çekene selam!

selam grönland
selam buzulları eriten kıyamet
ve yüce ısınma
ve global panik
ve evlerinde penguen besleyen eskimolar
ve bilim adamları sanki aşık olamaz
çünkü onlar süremez alkol alıp bir uçak
sen ki beni baştan yoldan çıkardın
anlamayı senin için koydum kenara
o kadar üşüdük ki ne güzel yüzüyordu
kuzey buz denizinin dibindeki çipura
önce sessizlik vardı bir ara bozuldu o
sonra giyindik işte mahrem tünedi tene
sonra açlık ve olta ve soframızda tuz
doygunluğa ödenen bir ömürlük kapora

selam zelanda
selam balta giren ormanlar
ve mübah döşemeler
ve uzak diyarların iyi ki de uzak oluşu
ve bir aşk için söndürülen mumlar
ve gündüzken başka yerde gece olan her yer
bu defa ne olur dön demeyeceğim sana
hiç durmadan git, çünkü giden
varacaktır sonunda ayrıldığı kovana
her ölüm döşenir yeni bir yaşama
vedalardır başlatan ve her başlayan tükenir
selam sularla ayrılan kara selam sevgilim sana
selam ile insan insana iliklenir
başında ortasında ve sonunda yine selam
çünkü aranızda selamı yayın demiş efendim

24 Ocak 2012 Salı

ŞİMDİ SİZ, GERÇEKTEN ONU ÖLDÜ MÜ SANIYORSUNUZ?


"Allah yolunda öldürülenlere "ölü" demeyin:
 Hayır, onlar yaşıyor, ama siz farkında değilsiniz."
Bakara / 154

Uğur Mumcu ben 13 yaşındayken öldürüldü. Her gün yaptığı gibi arabasına binip işine gidiyorken hepimizin gözleri önünde onun canına kıydılar. Bu ülkede birini ulu orta öldürmek, yani bir kaza yahut intihar süsü vermeksizin milyonlarca insanın önünde öldürmek, hayaletlerin bir korku toplumuna çevirdiği ülkemizde aleni bir mesaj mahiyetindedir. Elinde her daim bir devrim inisiyatifi olan halkın basiretinin bağlandığının resmidir. Ve benim gibi 13 yaşında etrafında olup biteni daha yeni yeni kayda geçirmeye başlayan bir çocuk içinse; büyük bir vehimdir, bir çocukluk gaspıdır, bir ağır tecavüzdür.

Çünkü ben 13 yaşındayken yalnızca güzel kızlar vardı. İzlediğim filmlerin, okuduğum kitapların arasından “hangi yarda benlik bir şey bırakmış Çalap?” diye göz göz dolanır dururdum. 13 yaşındaki bir çocuğun en ağır mesaisidir hayal kurmak. Dünyanın çirkin suratına açılan bir harptir çocuk olmak. Ama bir gün, Uğur Mumcu gözlerimin önünde öldürüldü, yani birileri benim yaşadığım bütün 13 seneye ilan-ı harp etti. Oysa aynı sene okuduğum “Vadideki Zambak”, bana dünyadaki en çetrefilli işin sevdiğin kadına evet dedirtmek olduğunu söylüyordu. Heyhat!

Niçin öldürüldüğünü bilmiyordum. Ama öldürülme biçimine dikkat kesildiğimde, dünyadaki en büyük günahı işlemiş olsa dahi, onu öldürenler ilk tahlilde haksızdılar. Namerttiler. Kim ne derse desin korkaktılar. Merhametten yoksundular. Ve bütün bunlardan bunlardan bunlardan dolayı alçaktılar. Biraz daha aklım yettiğinde, Uğur Mumcu’nun uğruna kendini feda ettiği davanın hakkın yerini bulması için girdiği bir mücadele olduğunun farkına vardım. Öfkem bileylendi. Çocukluğumu yitirdim aniden.

“Faili meçhul” çok haysiyetsiz bir tamlama. Üstelik hiçbir şeyi tamlamayan bir tamlama. Zalimin gizlendiği yuva... Yani bir çeşit mazlum mezarlığı! Dünyada işlerin yolunda gitmesini isteyen insanlar öldürülüyor. Kime bir hak arama vazifesi biçmişsek, sistemin çarkları arasında paramparça edilecek potansiyel bir hedef halini alıyor. Ve haklılığı hangi raddede ise, zalimin müdahalesi de o derece ağır oluyor. Yani Uğur Mumcu’nun bir bomba ile dört bir yana dağılıp parçalanan bedenine baktığımda, onu bu derece haklı yapanın doğruluğuna inancım daha da artıyor.

Kardeşler! Kardeşlerim! Bu her yanından korkaklık, alçaklık ve türlü çirkinlik sıçrayan zalimlere pabuç mu bırakacağız şimdi!? Onlar, Uğur Ağabey’i hepimizin gözü önünde vahşi bir biçimde öldürürken bizim de günün birinde sonumuzun bu olacağının tehdidini savurdular. Zalimler, hak için ayaklanacak bir halkın korkusuyla uyurlar. Benim 13 yaşımı ve çocukluğumu alanlar, beni kendileriyle harp eden bir Zülfikar’a dönüştürdüler. Onların bu densiz cüretini burunlarından getirmeye ant içmiş bir uzuvum artık. Uğur Abi’nin dört bir yana savrulan bedeninden bir uzuv… O, zalimlere karşı tek başına savaşırken, şimdi parçalanan her zerresinden yeni savaşçılar domuruyor. Uğur Mumcu’yu herkesin gözlerinin önünde öldüren zalimlere soruyorum: “Şimdi şu haliyle siz, gerçekten onu öldü mü sayıyorsunuz!?”

19 Ocak 2012 Perşembe

HRANT DİNK’E VEDIAMDIR! *


                                                                                  “Silahlara veda
                                                                                    Geceye rüyaya ve sana
                                                                                    Yalnızlığın geyik gözlü çıkmazından
                                                                                    Düzenlerin çıkmazına”

SEZAİ KARAKOÇ / Veda

            Çanların ezan seslerine karıştığı bir ikindi ağabey… Seni bu şekil uğurladık son yolculuğuna. Vadesi dolmuş bedenin yüzükoyun toprağı öpüyordu ve ayakkabındaki yırtık göz kırpar gibiydi insanlığa. Ne küskündün, ne kederli… Bana kalırsa bir miktar suskun, bir miktar konuşur gibiydi mutluluğun. Çünkü cenazende on binlerce yürüdük, on binlerce birlikte susarak yürüdük ağabey! Hepimiz, senin bıraktığın o barış çiçeğinden aynı kovana kanatlandık aniden. Sen de gördün, izledin belki; uçarken tekimizin kanadı ötekine değmedi. Keşke diyorum, keşke seni bizden ayrı koyanlar çıksaydı karşımıza!

            Çanların ezan seslerine karıştığı bir ikindi, yüreğimizde aynı hüznün birlikteliği, aynı gözyaşları, aynı gam… Yani senin solurken içine çekmek istediğin hava, yani barış, yani şan… Yükleyip sırtımıza senin hayattayken dinlemekten hazzettiğin şarkıları, marşları ve sloganları boşvererek; sen önde biz arkada, yürüdük ağabey. Anneler gözyaşlarıyla uğurladılar seni. Babalar yumruklarını sıktı, gözdağı verdiler düşmanlarımıza. Kardeştik. Unuttuğumuz yeminimiz vardı. Bir de senin at üstünde vurulan bedenin, kardeş omuzlarda hatıraydı. Bir hatıra ki ağabey; ne ölmen şarttı bunu yüreklere kazımak için, ne kargışlı yaşamaklara aldanmak böyle bir hatırayı bağışlardı. Yaşamakla ölüm arasında tutulan sandık açıldı ve güvercinler boşandı! Bir baktı ki mahvına sebep olduğunu sananlar, senin barışa müsebbip saydığın bohçayı, yani bir ömür yüreğinde biriktirdiğin insanlığı tam adresine postalamışlar. Her şey güzel de ağabey, barışa vesayet için bir ölüm ve vasiyet şart mıydı!? Tamam, bir ölümü ancak bu kadar güzelleştirebilirdi tarih, ancak bu kadar özelleşebilirdi kardeşlik… Ama güvercinler uçsun için kurşun sesi şart mıydı!?

            Takdir-i ilahi… Gittin, ama kaldın da. Senin gidişinin matemi kara yaslı bir evde içe doğru yaşanmadı. Sen gittin, sokaklara döküldük, ağıtlar yaktık, unutkan taraflarımızdan feragat ettik. Gidişin bir anıt mezar diye dikildi hafızamıza. ‘Elden ne gelir’ dediğimiz zamanlarda ağladık gözyaşlarımızla geri getirmek için seni. Ölüme çare aramak değildi bu yaptığımız, belki çareyi ölüme bağlamakla yazıklandık kendimize. Ama izledin, gördün hepimizi. O ikindiyi senin ölümünden kara bir yafta yapmak isteyenlere mezar ettik. O güzelim Anadolu’nu, toprağını titrettik. Başaramadılar ağabey, başaramayacaklar! Senin at üstünde vurulduğunu cümle aleme, ibreti alem için seyir ettik. Başaramadılar ağabey, başaramayacaklar! Biliniyor cenk ederken ölüme kafa tuttuğun… Biliniyor aşka vesileler bıraktığın toprağa… Senin ölümünden havalan güvercinler, şimdi kardeşlik haberleri iletiyor Anadolu’ya.

Rahat uyu! Huzur içinde…

2007 , Şubat / Agos Gazetesi

* Bu metni, Milli Gazete'de yazdığım zamanlarda Hrant Dink'in katlinin hemen sonrasında kaleme almıştım. Gelin görün ki, Milli Gazete yazıyı yayımlamadı. Ben de yazıyı Agos'a verdim. Agos yazıyı yayımladı. Milli Gazete'ye de -bilvesile!- veda ettim. Şimdi beş sene sonra, tekrar, Hrant için...