23 Aralık 2013 Pazartesi

ANNEM AĞLIYOR ANNE!

"bil, bul, ol." hacı bayram-ı veli     

bütün değişen şeyler arasında seni sevmek kadar sabitim 
darın çığılığını duydum ferman yürüdü üstüme 
boynuna doyamayıp dudaklarımı yaktım  
ateşimi gösterdim "yok bir şeyin!" dediler  
sana inanmayan gitsin karın yağışına inansın  
gayrılık namerdinse ayrılık merde düşer
neye inanıyorsan onu sürekli sevmenden  
yarimiz müşterekse derdimiz terde pişer

eksiğin varsa söyle sana bir koli yapıp göndereceğim 
yoğun bir sonsuzluğu kuşanıyorsun hücrelerimle 
al varımı doğra yokluğum sende pişsin 
sana bir seccadeyle kendilerini affettirmeye geliyorlar  
henüz onlar varmadan sen kendini affet gitsin  
gel açlığınla otur bu sofra derde toktur
isyan damarı olmayanın  
teslimiyete kalbi yoktur!    

kaderin cilvesisin ihtiyaca muhtaç edensin beni  
itirazım olamaz yarini ver yarlığıma 
anlaşmasak da olur bu efkar bize kafi 
şuraya yazıyorum avucunun darlığına emeğinin narlığına 
her şey büyük bir sofra halinde ilerliyor sevgilim 
aslanın sofrası da bir, insanın sofrası da... 
bir aldanmışlığım var onu da sana aldanıyorum 
sakilerin söndürsün yangınımı karlığına    

sabrın atından inen vakte menzil dilenir 
dinleyene konuşursun dinlersin konuşanı 
alnı toprağa değen yeryüzünden silinir 
affeden affeder de affolan affolmaz mı!

1 Kasım 2013 Cuma

YORGUNLARIN ŞARKISI

yükün taşınmağı var canın yaşanmağı
toprağı yüce dağlardan yuvalamışlar
asfalt doğuyor güneş
diriler savaşıyor
ama öyle mağlup olmuşum sanma
sen kuyuyken her şey çıkrıklaşıyor

-kuyular karanlığa korkusuzca dağılmalıdırlar-

ha bahçedeki kuş ha sudaki balık
neyi sevsek evimizi özlüyoruz 
bundan hep çırpınışlar
ağlamalar hep bundan
masum başı vurduklarına şahit olmuşum
ben şahitsem var sen de bana şahit ol
köprülerden çöllere atlarız beraber
yanarız susuzluktan

-ağlayanlar her istediklerine serbestçe ağlamamalıdırlar-

gözlerinle görmesen inanmazsın 
diye bir dolunay doğarsa göğüne duyursun:
bir kere kör olduğunu gördüysen eğer
bu işe gözlerini karıştırmamalısın
eğil biraz daha öne doğru eğil
nasıl da herkesin eti et peşinde
herkesin sözü söz
özü öz peşinde

-talipler taleplerinden doğmuş olmalıdırlar-

daha kaç kilometre ya rab
dünya biraz dursun şuramızda
ey haksızlığa dayanmanın hakkı
içimden şiddet çökert
gel kolayla bu zorların zârını

-yorgunlar dünyaya aldırmamalıdırlar-



24 Ekim 2013 Perşembe

CEZAYİR RADYOSU

yine sadık battal'a...

ben sadece kendi kaderimin peşinden koşturuyorum
senin başka dünyalara kader bağlamışlığın var
köprülene köprülene köprülerden geçiyoruz
savaşlardan kan var bayraklar solduruyor renkleri
sarmalların kollarını kırıyorken genetik
ruh bulaştırıyoruz birbirimize dna değil!
sevgilim çaktırma durumlar kritik
bence biz bundan sonrasına yürüyerek saldıralım

insan olan her şeye alışır ve bütün övgüler allah’a
allah deyince sen önce merhamet anla!
misal ben zeytine hiçbir zaman hayır demedim
ve çaya ve tütüne ant olsun
allah hepimizi kendine ısmarladı ha!

elinde silah varken muhabbete geleni göremezsin
kışkır kışkır kışkırtırlar bu dünyada adamı
güneşi koy demlensin saate bakmayalım
uyumasak doğrudan rüyaya  çıkıyor zaten hayat
kuşları uçarken görsen kuşları uçarken görmenin cenneti
fakat illa ateş yakacaksan
odunu da yanında götürmen lüzum ediyor

mevsimler yalan soğuk sahici üşümek hakikat olsun sana
bu kadar tropik durma güneş seni kıskanacak
bahçeleri derenlerin ellerinden öpmüştük
sana gül, sana yine gül, sana bir gül, bir gül daha...
mağaraların insan içlerine kapandığı bir yerde
çanlar camileri yıkmış, ezanlar kiliseleri
mağaralar benim içimi açıyor sevgilim
gönlün olduğu yerde bırakalım klişeleri

çapa toprağı darbelerle seviyor
göğün ardında uzay önünde de biz
her yanımız inşaat şehirleri tozur tozur tozuyorlar
diyeceğimi unutuyorum matkap geliyor aklıma
sonra delinen deliklerden dönüp giren vidalar...

ortadoğu al rengine bulandı sen nasılsın sevgilim?
öldürmeden olmuyor diye buyurdu hain
çocukların su içtiği yerleri bombalıyorlar
aramızda kör olanlar var ama gözleri hala görüyorlar
kantar topuza iki tokat salladı
şirazenin ta ağzını kırdılar
dünya hala dönüyorsa sevgilim
müsait bir yerde seninle inebilir miyim?

18 Ekim 2013 Cuma

KURDA ÖLÜRKEN CEYLAN GÖRÜNDÜM


-evi, gelin diye güzel yaptık!-

kaç bin sene geçti dağlar hala yukarılarda
şehirleri ateşi kıstırmadan eritiyorlar
ekmekler bölünüyor gövdelerin göğsünde
kuğular asfaltta
tutuksuz yargılanmaktalar

cebindeki delikten tansiyonun düşüyor
şekerin düşüyor altınlarla birlikte
seni hızırevlerine bağışlasın musalar
toprağın da kalbi vardır ve kırılır ikilikte
şirke bilet almak gibi duruyorsun yatırım
asanı bırakırsan
ayakkabılarını çıkartırım

yol boyunca eksilen şeylerden eksilmiştik
ben dumanı gösterdim sen ateşi söndürdün
kuş uçarken kuşa sapansız da değmiştik
kanatları yüksekte
sınava hazırlanmaktalar

hayat zarif bir tay gibi doğar gebe koşan atlardan
çabucak konanları evvel göç ettiriyorlar
tutamazsın diye söylemiyorum inan
sıcağa dokunmakla aşkı örgütlüyorlar!

8 Ekim 2013 Salı

VAH İKİLİK!

düşündüğün farklı durumun farklı
sen ne ayaksın allahınseversen ikilik?
gözlerin güzel de acep nereye bakıyor?
bizim tek bir gönlümüz vardır ikilik!

sesin kuş sesi gibi ikilik
ama kanatların sessiz ayakların yerde
uçmak diyorduk hani rüzgardan konuşurken
bir ah çekerdik ikilik senin olmadığın yerde
derdimizi dert ederdik derdi vururduk derde

biz gökyüzünü seyrederken büyüdük
sen ya göğünde ya yüzünde…
yağmur allah'ın merhametle ağlamasıdır
toprak biziz, zülfikar da, çiçek de...

19 Eylül 2013 Perşembe

GÖKMEN'İN BAHÇESİ


biz daldırıp gidenlerdeniz
gökmen'in bahçesi bunun için uygun bir ortamdır

gökmen'in bahçesinde çok güzel dağlar vardır
çığlar gelir çığ altında kalırız

allah geniş geniş konuşmayı nasip etsin
çığların içinden geçerek çıkalım dağlara o dağlara

saatli bir bomba gibi dolaşıyorlar dışarıda
niye arada kalıyorlarsa!

biz gökmen'in bahçesinde oturuyorken
islahiye dünyanın merkez konumundadır

semaverde kaçak çay pişer içmeye
ateşini doyururuz kozalak, çıra, kömür, en çok muhabbet

biz çayı tütünle içiyoruz kardeşim
üstümüzde incir altımızda sırat etrafımız cennetlik

9 Eylül 2013 Pazartesi

ÜŞÜYORUM AZ TOPRAK ÖRT ÜSTÜNE!

adresini bilen birer at gibi koşuyorduk surlara
kızıl viranelerden hırkalara sırlara
ay doğdu dolun 
kapı açıldı
ben bu bahçenin kara tonlarındanım
dinleyecek çok sözüm vardı sana
günlerden sekizdi aylardan on üç
bir mavi kendini suya doğru eğmişti
nefes alıp vermekti yaşamanın ruhsatı
tespihim vardı benim plastik bir otuzüçlük
seni öpmek helaldi kaçırmadım fırsatı

tövbelerin çağında yaşıyoruz sevgilim
günahlar serin bir rüzgar gibi yalıyor şehrin tüylerini
içip içip sahile iniyor trafo ve altın
karşılaşan bütün şeyler arasında
seni sevince ben bu bahsi kefaretle kapattım
yıldızlar her zamanki gibi yüksekteydiler
gözlerin kum sergisi denizin altlarına
ellerin tutamayacağım bir tümsekteydiler
kayıt altındaydı adın bir devlet seni çepeçevre sarmıştı
gecenin esmerliği güneşin sarışınlığı
bir denizi iki deniz yapan dudak
ben bu bahçenin kara tonlarındanım
hayallerim aklımı beş yerinden yarmıştı

ruj izi pembe pembe ağardı köpüğe
bir dalga vurup yuttu babamın saatini
zaman zaten yalancının tekidir
babası saatsiz kalan çocuklara sor
beklemek sana doğru durmadan yürümektir

ama dönüp dünyaya bakıyorsun geriye
tel örgüler kusuyorsun abaların altına
kesilen dalıyla tutuşan bir ağaçsın
ben bir kere trene binmiştim mavi
nereye gidiyorsa... gerisi kalsın!
biliyorum aslında sen de haklısın
çiçekler çok çeşitli çiğdemler ve çilekler
boyası dökülmüş evleri biliyorsun
toprağın altında bir başına kemikler

sevgilim nasiplerle açılıyor darın odaları
senin de evine şöyle bir avlu saplansın
düşündükçe dehlizlerin uzuyor ha uzuyor
gönül bu beklemeye söyle nasıl katlansın

6 Ağustos 2013 Salı

TESTİLER HAZIR

testiler hazır
öyleyse aç bütün damar yollarımı
ve kadehleri eski çamlardan yıkıp
uçsuz bir mızrağa uç yapıyor gibi
gibi aldan
gerisini hayat bir şekilde halledebiliyor
beni sev kopar bağlamımdan
yokuşa bırak
tam kalbin çarparken bir telefon çalabilir
bakma!
bana bak
gövdenle bana doğru çevril
gövdenle chopin
geceyi başka bir karanlıktan daha kurtarabilir
çanlar senin için çalıyor
telefon senin için çalıyor
chopin senin için çalıyor
beni sev
en şahit benim çünkü
içtiğin benim kanım
kıracaksan kır yollarıma testilerini
aldan
dökül
kirliysem kirim hiç çıkmasın senden
kendine bir yerden yansıdığında
üzerinde izimle görün gözlerine
bozulmuş bir çıkrığa bakar gibi
gibi kuvveti yüküne mahcup
bütün her şey bir yana
evet aslında en çok
mahcup olmuşum ben sana
kuğular geçiyorken boynum hep kırık
çamura bulanmış rengim
ama aslında biliyorsun beyazım ben sevgilim
yağmur senin için yağıyor
aldan dönüp hiç bakmadan geri
bir yandan öfkelen
bir yandan bağışla beni

DERDE MURAD KALMAMIŞ DERMAN KİME NAZ EDER

derde murad kalmamış derman kime naz eder
vakti gelmeyen güle bülbül ne niyaz eder
kar yağsa da kışımı dost selamı yaz eder
ela gözlümü gördüm akıl gönle yük imiş

gölgelenen ağaçtan toprak döner ışığa
ay görünür geceye güneş döner maşuğa
siyah iplik çözülür beyaz döner aşığa
ela gözlümü gördüm gün geceye post imiş

yolda kalan bakınır görür orda bir devran
kör basar kademini yürüyene yok seyran
cennete düşen bilir cehennem dibi hicran
ela gözlümü gördüm sırat tende dar imiş

kul kula eder secde hatır tutar gönülü
takva sorulmaz merde hak sinemde gömülü
ahim cümle kainat merhametle örülü
ela gözlümü gördüm can bedende sır imiş

17 Temmuz 2013 Çarşamba

KORREKTO KORREKTO KORREKTO ALABUNDİLA

sabah olur
güneş silinmeyen bir balçıkla sıvanır
terli hayvan dizleri titrer durur toprağa
sakala yorgunluk bulaşır rüzgarın bocasından
bir keman karaormanlara karışır karaormanlara
sen ateş yakarsın ben dumanını görürüm
çoktan sözleşmiş gibi düşer yağmur yaprağa
vurur bülbül şakşağı, yolcuysak dinleniriz
korrekto korrekto korrekto alabundila

sarmaşıklar sarmaşır ala kuşlar karmaşır
üç çift çello çalar çalkalanır çehardak
sen oradan geçince sallanır mey û sahbâ
tespih kopar halıya tövbe estağfirullah

sabah olur
gelip uyandırırsın beni şakaklarımdan
denizin dibine dibine dehlizlerin uzanır
gözündeki mercan dalga yer yanaklarından
çok telli bir gövde dallarıyla tütüşür
yengeç ağlar kum duyar ben ağlasam kim duyar
iki bağdaş kaparım biri sana biri bana
korrekto korrekto korrekto alabundila

aslında çok uzun bir yolculuktur bu
elimi tutsan kısalır
isyan diyorsun -tabi bir yerden başlamak lazım-
göllerin taştığı yerden ummanın nerededir?
kol saati icat oldu adamın sol kolunda
elma düştü yerin canı elma çekmiş dediler
ölümü gör dediler aklım gitti başımdan
seni bulmuş bulundum sen de beni bulundur
kaç vesait yakarsam yaya kalırım sana?
korrekto korrekto korrekto alabundila

30 Haziran 2013 Pazar

TOMALARA GELESİCE

tomalara gelesice
biber gazı yiyesice
gezi gezi diyesice
bilen  hakla bilir seni

polislerin dövesice
zulme dört nal sövesice
ağaçları sevesice
bulan dertle bulur seni

gözaltına giresice
gözü gözden gidesice
hakka candan geçesice
seven mertle sever seni

ahi dosttan bulasıca
derde derman sorasıca
gönle mihman olasıca
diren aşkla duyur seni

26 Haziran 2013 Çarşamba

NEREYE BERABER GİDİYORSAK ORAYA GİDELİM!


allah’ım karımı seviyorum sana şükürler olsun
ve nereye bakıyorsak orayı görmemize hiç gerek yok artık
‘neyin içindeyiz hiç bilmiyoruz’ diyor sadık hoca
‘bilmemiz de gerekmiyor’ diyorum hele biz bu kadar unutkanken
yüzümü çeviriyorum dünyaya kullar edna yollar tali
‘hadi gel datça’ya yerleşelim’ diye yedek bir ismi bile varken bu şiirin
hatırla ne büyük bir rahatlıktı o zülfikarla yola çıkanın ahvali
hanlar gördün atlar bindin şimdi terinle gideni suvar
hadi gel bir kere daha yola çıkalım
nereye gidersek orada allah var!

ali ölünce biz de öldük karıcım
bizi de gömdüler sırtımızdaki hançerle o şanslı mezara
ve hüseyn’in başı vurulduğunda
yeniden döndürüldük ölene kadar ağlamaya
hüseyn’in dedesi olsa gülerdi bizim bu ah ü zarımıza
biz dedemizi gülerken görsek ‘gülmek sünnettir’ derdik gülerek

ama karıcım gülmek ne kadar sünnetse ağlamak da o kadar
sanki tek şartı merhametmiş gibi duruyor bak bütün imanın
ne doğuyorsa merhametten hatta şu kader bile
kader dedim de ‘birlikte ölelim’ demiştin ne güzel duaydı o
birlikte ölelim tabi birlikte yaşamak ne!

daraldık ve daralttık bu hayatı birbirimize
çünkü her maceranın sonunda yalnız iki kişi kalır
billahi görmedim hiç allah’a yek başına gideni
dünya düşse kul yine allah’la baş başa kalır
allah’ım piyango bana çıkmış gibi adını ağzıma alıyorum
öyle ya bileti gayretle alsak da bir irademiz yok esasında
ne acıklı bir haldir -ne acıklı bir haldir!-
o tek başına her şeyin üstesinden gelmeye çalışan adamın hali
ve dünya
yalnızca biz
ölene kadar fani

vazgeçtim dedin ve birden bütün kilitler açıldı
kolay mı sanıyordun o kolay olandan caymayı
herkes yazı bekler sen kışı seçtin
sıcaklığını keşfettin mevsimlerin olmadığı bir yerde
dışarıda fırtınayken içeride panayır
ne üşürsün artık ne de gözünü alır perde
işte ruhun kafesine hükmetti
çamurun ruh sızdırıyor dermanın sızması gibi bir derde

gidelim sen fatma ol ben ali
ne isim verildiyse bizim üzerimizden vardı çocuklarımıza
kime ikna olduysak o bizimledir
bu dünya ağır bir yük gibi vururken topuklarımıza
yol belli hal belli karıcım buluruz
cenneti burada bulamaz isek
hasretten cehennemlik oluruz!


deve dergisi, mayıs-haziran 2013

22 Haziran 2013 Cumartesi

GEZİ DEVRİMİ

Başbakanın Samsun mitingini televizyondan izleyince, Gezi direnişi olmasa o devasa platformları hangi sözlerle dolduracağının merakına düştüm birden. Öyle ya, Samsunluların olan biteni reklam arasında Atatürk posterli Türk bayrağı satan Halk TV’den ya da RTÜK tarafından ekranları sürekli olarak karartılan Hayat TV’den, hele baş belası sosyal medya vesilesi ile Gezi Meydanı’ndan canlı yayın yapan Çapul TV’den izleyecek halleri yoktu herhalde. Sadece izletmeyi uygun gördükleri görüntüler ekrana yansıdı, sadece dinletmeyi uygun gördükleri sesler kulaklara söylendi ve sadece birlikte yaşamak istedikleriyle beraber -kendi ifadeleri ile- “büyün oyun”u oynadılar ve bozdular. Şimdi sıra geldi mi sekiz ay sonraki sandığa! Ceplerinde bozdukları oyunun mağduriyeti, dillerinde “onlar” ve “biz”, büyük punto propagandalar ve “birlik” naralarıyla işte bütün endamlarıyla karşımızdalar.

Bu sıra canını kaybeden dört, gözlerini kaybeden on altı, yaralanan sayısız vatandaşın çığlığı; üzerine toprak atılan ve çürümeye terk edilen bir kadavra misali kendine dev bir platform bakınıyor. Haksızlık karşısında duranlara, durmak yok yola devam deniyor. Çünkü duranların ne için durduklarının niyetleri çözümlenmiş ve kendilerini enikonu haklı çıkaracak iktisadi bir refaha çoktan bağlanmış durumda. Haksızlık karşısında süratini alamayan kontrolsüz bir rüzgar misali, önlerine geleni yıkarak içine alan büyük bir hortuma dönüşmüş durumdalar. Bütün muhalefet safi bir kutuplaşma zeminine, kinder sürpriz yumurtadan çıkan oyuncak eklemleri gibi oturtuluyor. Duran bir adamın şiddet dışılığı ve incelikli mizahı, bir yerde John Lennon ‘ı haklı çıkartırcasına baş edemeyecekleri bir satha kavuşunca, şiddet dışılıktan ve mizahtan muaf bir tavır ortaya konuluyor. Anlıyorsunuz ki, yerinde durmak yerine biber gazı veya tazyikli su ile mukabele edebilecekleri bir duruşa ancak dilleri yetebiliyor.

“Büyük Oyun” dedikleri de, Gezi’nin rantçılarının sahnesi. Hani Mustafa Keser’in askerlerinin bir çırpıda görüp dışarısında bıraktığı kalabalıktan bahsediyoruz. Gezi’nin çekirdeğinde öyle pak ve korunmuş bir grup vardı ki, ne olup bittiğini onlara sormaktan başka çareniz yok. Zira olayları en ön sıradan, yüzlerine sıçrayan kanları silerek izlediler. Oraya toplanan rantçıları da, o rantçıları işaret eden devletle beraber seyreylediler. Meseleyi açıklığa kavuşturan bütün görüntüler; kırmızısı ve çığlığıyla baş belası sosyal medyada! İnanmak istediğinizden bir ara geçip olayların gerçekte nasıl geliştiğini merak ederseniz diyorum, iki tık uzağındasınız bütün mazlum güruhun.

Bu memleketin damarlarına görmediğimiz süratte bir “kutuplaştırma” politikası enjekte ediliyor. Meydanlarda söylenen sözler uykularımızı kaçırmış durumda. Evinde zorla tutulan yüzde elli, miting meydanlarında merkeziyetçiliğin teyidindeler. Bir dönemin sofraya ortak edilmeyen mazlumları, şimdi intikamcı bir alaycılıkla o sofrayı -tıpkı bir zamanlar sövdükleri adamlar gibi- yandaşlarıyla paylaşmak niyetindeler. O büyük mitinglere de, sofraya oturacak tarafların tespiti için ihtiyaç duyuyorlar esasında. Yani ya bizdensin, ya onlardan!

Kaos , çoğu kez bedelini ağır ödediğimiz bir toz duman yaratsa da, kimin nerede “durduğunu” anlamamız için muazzam bir vesile. İnsanın vaat ettikleri ile yaptıkları arasındaki azametin nişanı... İşte Gezi’nin doğurduğu ve iktidarın inatla musibet ismini koymak istediği o güzel bebeğin ismi de bunun için devrim zaten. Sadece ülke sathında değil, dünya konjonktüründe olan bitenin mercek altına alındığı, uyuyanların uykusundan edildiği, uyananların yürümeye başladığı, yürüyenlerin koştuğu ve koşanların düşürülmeye çalışıldığı bir meydandır burası. Gündemin oyalayıcı maskesinin kırıldığı, saklananların ortaya çıktığı, yaşamanın alışkanlık halinden çıkıp bir amaca ulaştığı yerdir burası. Zuhurda hiçbir rejimin yıkılmasına gerek bile yok; kafalar değişti, yıkılan yıkıldı, dönüşen dönüştü artık. Çirkinlik ayan oldu güzellikle birlikte. Takım tutmayan taraftar hak için durdu dara. Bütün dünya, birbirinden tamamen farklı düşüncelerin ve inançların haksızlık karşısında nasıl da birleşebildikleri korkusuyla inledi. Birleşenler ise ümidi bir ucundan tuttular. Bu ümidin fotoğrafını görenler düğündeler şu anda! Ve hiç kimse bu süreçte yaşadıklarını affetse de unutamayacak! Çok şükür yeni dostluklarla yetişeceğiz birbirimizin yaralarına.