30 Haziran 2013 Pazar

TOMALARA GELESİCE

tomalara gelesice
biber gazı yiyesice
gezi gezi diyesice
bilen  hakla bilir seni

polislerin dövesice
zulme dört nal sövesice
ağaçları sevesice
bulan dertle bulur seni

gözaltına giresice
gözü gözden gidesice
hakka candan geçesice
seven mertle sever seni

ahi dosttan bulasıca
derde derman sorasıca
gönle mihman olasıca
diren aşkla duyur seni

26 Haziran 2013 Çarşamba

NEREYE BERABER GİDİYORSAK ORAYA GİDELİM!


allah’ım karımı seviyorum sana şükürler olsun
ve nereye bakıyorsak orayı görmemize hiç gerek yok artık
‘neyin içindeyiz hiç bilmiyoruz’ diyor sadık hoca
‘bilmemiz de gerekmiyor’ diyorum hele biz bu kadar unutkanken
yüzümü çeviriyorum dünyaya kullar edna yollar tali
‘hadi gel datça’ya yerleşelim’ diye yedek bir ismi bile varken bu şiirin
hatırla ne büyük bir rahatlıktı o zülfikarla yola çıkanın ahvali
hanlar gördün atlar bindin şimdi terinle gideni suvar
hadi gel bir kere daha yola çıkalım
nereye gidersek orada allah var!

ali ölünce biz de öldük karıcım
bizi de gömdüler sırtımızdaki hançerle o şanslı mezara
ve hüseyn’in başı vurulduğunda
yeniden döndürüldük ölene kadar ağlamaya
hüseyn’in dedesi olsa gülerdi bizim bu ah ü zarımıza
biz dedemizi gülerken görsek ‘gülmek sünnettir’ derdik gülerek

ama karıcım gülmek ne kadar sünnetse ağlamak da o kadar
sanki tek şartı merhametmiş gibi duruyor bak bütün imanın
ne doğuyorsa merhametten hatta şu kader bile
kader dedim de ‘birlikte ölelim’ demiştin ne güzel duaydı o
birlikte ölelim tabi birlikte yaşamak ne!

daraldık ve daralttık bu hayatı birbirimize
çünkü her maceranın sonunda yalnız iki kişi kalır
billahi görmedim hiç allah’a yek başına gideni
dünya düşse kul yine allah’la baş başa kalır
allah’ım piyango bana çıkmış gibi adını ağzıma alıyorum
öyle ya bileti gayretle alsak da bir irademiz yok esasında
ne acıklı bir haldir -ne acıklı bir haldir!-
o tek başına her şeyin üstesinden gelmeye çalışan adamın hali
ve dünya
yalnızca biz
ölene kadar fani

vazgeçtim dedin ve birden bütün kilitler açıldı
kolay mı sanıyordun o kolay olandan caymayı
herkes yazı bekler sen kışı seçtin
sıcaklığını keşfettin mevsimlerin olmadığı bir yerde
dışarıda fırtınayken içeride panayır
ne üşürsün artık ne de gözünü alır perde
işte ruhun kafesine hükmetti
çamurun ruh sızdırıyor dermanın sızması gibi bir derde

gidelim sen fatma ol ben ali
ne isim verildiyse bizim üzerimizden vardı çocuklarımıza
kime ikna olduysak o bizimledir
bu dünya ağır bir yük gibi vururken topuklarımıza
yol belli hal belli karıcım buluruz
cenneti burada bulamaz isek
hasretten cehennemlik oluruz!


deve dergisi, mayıs-haziran 2013

22 Haziran 2013 Cumartesi

GEZİ DEVRİMİ

Başbakanın Samsun mitingini televizyondan izleyince, Gezi direnişi olmasa o devasa platformları hangi sözlerle dolduracağının merakına düştüm birden. Öyle ya, Samsunluların olan biteni reklam arasında Atatürk posterli Türk bayrağı satan Halk TV’den ya da RTÜK tarafından ekranları sürekli olarak karartılan Hayat TV’den, hele baş belası sosyal medya vesilesi ile Gezi Meydanı’ndan canlı yayın yapan Çapul TV’den izleyecek halleri yoktu herhalde. Sadece izletmeyi uygun gördükleri görüntüler ekrana yansıdı, sadece dinletmeyi uygun gördükleri sesler kulaklara söylendi ve sadece birlikte yaşamak istedikleriyle beraber -kendi ifadeleri ile- “büyün oyun”u oynadılar ve bozdular. Şimdi sıra geldi mi sekiz ay sonraki sandığa! Ceplerinde bozdukları oyunun mağduriyeti, dillerinde “onlar” ve “biz”, büyük punto propagandalar ve “birlik” naralarıyla işte bütün endamlarıyla karşımızdalar.

Bu sıra canını kaybeden dört, gözlerini kaybeden on altı, yaralanan sayısız vatandaşın çığlığı; üzerine toprak atılan ve çürümeye terk edilen bir kadavra misali kendine dev bir platform bakınıyor. Haksızlık karşısında duranlara, durmak yok yola devam deniyor. Çünkü duranların ne için durduklarının niyetleri çözümlenmiş ve kendilerini enikonu haklı çıkaracak iktisadi bir refaha çoktan bağlanmış durumda. Haksızlık karşısında süratini alamayan kontrolsüz bir rüzgar misali, önlerine geleni yıkarak içine alan büyük bir hortuma dönüşmüş durumdalar. Bütün muhalefet safi bir kutuplaşma zeminine, kinder sürpriz yumurtadan çıkan oyuncak eklemleri gibi oturtuluyor. Duran bir adamın şiddet dışılığı ve incelikli mizahı, bir yerde John Lennon ‘ı haklı çıkartırcasına baş edemeyecekleri bir satha kavuşunca, şiddet dışılıktan ve mizahtan muaf bir tavır ortaya konuluyor. Anlıyorsunuz ki, yerinde durmak yerine biber gazı veya tazyikli su ile mukabele edebilecekleri bir duruşa ancak dilleri yetebiliyor.

“Büyük Oyun” dedikleri de, Gezi’nin rantçılarının sahnesi. Hani Mustafa Keser’in askerlerinin bir çırpıda görüp dışarısında bıraktığı kalabalıktan bahsediyoruz. Gezi’nin çekirdeğinde öyle pak ve korunmuş bir grup vardı ki, ne olup bittiğini onlara sormaktan başka çareniz yok. Zira olayları en ön sıradan, yüzlerine sıçrayan kanları silerek izlediler. Oraya toplanan rantçıları da, o rantçıları işaret eden devletle beraber seyreylediler. Meseleyi açıklığa kavuşturan bütün görüntüler; kırmızısı ve çığlığıyla baş belası sosyal medyada! İnanmak istediğinizden bir ara geçip olayların gerçekte nasıl geliştiğini merak ederseniz diyorum, iki tık uzağındasınız bütün mazlum güruhun.

Bu memleketin damarlarına görmediğimiz süratte bir “kutuplaştırma” politikası enjekte ediliyor. Meydanlarda söylenen sözler uykularımızı kaçırmış durumda. Evinde zorla tutulan yüzde elli, miting meydanlarında merkeziyetçiliğin teyidindeler. Bir dönemin sofraya ortak edilmeyen mazlumları, şimdi intikamcı bir alaycılıkla o sofrayı -tıpkı bir zamanlar sövdükleri adamlar gibi- yandaşlarıyla paylaşmak niyetindeler. O büyük mitinglere de, sofraya oturacak tarafların tespiti için ihtiyaç duyuyorlar esasında. Yani ya bizdensin, ya onlardan!

Kaos , çoğu kez bedelini ağır ödediğimiz bir toz duman yaratsa da, kimin nerede “durduğunu” anlamamız için muazzam bir vesile. İnsanın vaat ettikleri ile yaptıkları arasındaki azametin nişanı... İşte Gezi’nin doğurduğu ve iktidarın inatla musibet ismini koymak istediği o güzel bebeğin ismi de bunun için devrim zaten. Sadece ülke sathında değil, dünya konjonktüründe olan bitenin mercek altına alındığı, uyuyanların uykusundan edildiği, uyananların yürümeye başladığı, yürüyenlerin koştuğu ve koşanların düşürülmeye çalışıldığı bir meydandır burası. Gündemin oyalayıcı maskesinin kırıldığı, saklananların ortaya çıktığı, yaşamanın alışkanlık halinden çıkıp bir amaca ulaştığı yerdir burası. Zuhurda hiçbir rejimin yıkılmasına gerek bile yok; kafalar değişti, yıkılan yıkıldı, dönüşen dönüştü artık. Çirkinlik ayan oldu güzellikle birlikte. Takım tutmayan taraftar hak için durdu dara. Bütün dünya, birbirinden tamamen farklı düşüncelerin ve inançların haksızlık karşısında nasıl da birleşebildikleri korkusuyla inledi. Birleşenler ise ümidi bir ucundan tuttular. Bu ümidin fotoğrafını görenler düğündeler şu anda! Ve hiç kimse bu süreçte yaşadıklarını affetse de unutamayacak! Çok şükür yeni dostluklarla yetişeceğiz birbirimizin yaralarına.

18 Haziran 2013 Salı

GEZİ KAFE

gezi'nin bütün çiçek çocuklarına, eylül görmüş'e ve bektaş topaloğlu'na...

bitti, her şey ortaya çıktı çünkü!
yılana yalana geçtik yerin bütün altlarından
değişti yeryüzü çok şükür bunun farkındayız
nur topu gibi çocuklarımız var hadi nur topu oynayalım mı?

eli satırlı değilmiş bütün hakka inananlar
ellerini sadece 
tokalaşmak için kullanıyor bu çocuklar
ağacımız parkta ya biz orada olmasak kime yazar
biz birbirimizi bulduk, size hayırlı sabahlar!

karımın garipleri kırıldı
sırrı abi inandı kendine sadık'a ve bana
dört defa öldük köprünün ismi yanlış diye
gözümüzü çıkardınız göz nurdur be kardeşim
bütün mesele de göz göze gelmeyelim diye
ellerimizi öptük murat'la döne döne
hiç durmadan dua ettik gören alper abi'ye
hatta hızır bir ara
duran bir adam eşkalinde o meydanda göründü
tebessümden utandık ama çok feci güldük yine
ne güldürdünüz çocuklar ne güldürdünüz lan bizi
o kadar gazı bassalar içine atlarız yine

bitti, her şey ortaya çıktı çünkü!
zaten çakallar toplanmıştı yıkmak için otağı
şimdi bakıp bakıp söyleyelim çocuklar
gülmekten kırın şu perişan ortalığı

ellerinizden öptürdünüz lan ellerinizden öptürdünüz! 
eyvallah size çocuklar hakikati öttürdünüz!






17 Haziran 2013 Pazartesi

HAL-İ PÜRMELÂLİMDİR!

Ömrümün son yirmi gününde ettiğiniz küfre ve hakarete önceki otuz küsur senemde maruz kalmamıştım. Ne provokatörlüğüm kaldı, ne dönekliğim; ne yalancılığım kaldı, ne de kâfirliğim… Eksik olmayın, bu dünyada henüz mülk edinmemiş zatıma cehennemin yedi kat dibinde el ele vererek bir suit daire aldınız bile. Üstelik bunun hala size ne faydası olduğu hakkında en ufak bir fikre sahip olmuş da değilim. Zebanilerin beni cayır cayır yaktığı çukuru cennet locasından ibretlik bir manzara olarak seyretmeyi düşünüyorsanız, cennet tahayyülünüzü bir daha gözden geçirin derim. Gerçi Allah hakkında bildiklerimi söyler söylemez, işi ehline bırakmadığım için bir de vaiz damgası yiyorum ki, elinizde olsa o güzel yâri sevmemi de alıkoyacaksınız benden.

Ey babalarının inançlarını devralan kalabalık! Babanız nasıl seviyorsa, öyle sevmek istiyorsunuz Rabbinizi, eyvallah! Ama ben öyle inandırıldım ki, başkalarının aşkı gönlünüze dolup sizin “biricik” aşkınız olmadıkça; aşk diye bildiğiniz, yârin etrafına toplanan kalabalığın arasında dolaşan bir rivayetten ibarettir sadece. Yâriniz hakkında bildikleriniz herkesin bildiklerinden farklı değilse, kalabalığın fısıltısını taşıyorsunuzdur üzerinizde. Ve dahi yüzyıllardır devam eden, saltanat ve devlet korkusuyla şekillenen bir dinin gereklerini… Yok mudur bunun faydaları? Vardır elbette! Ya zararı, eksiği? Ona ne şüphe!

Ömrümün hiçbir döneminde İslamcı olmadım. Kendilerine İslamcı diyen dostlarım oldu beraber ekmek yediğimiz, bir’likte Allah dediğimiz. İslamcı, soğuk bir kelime! Zaten yapım eklerinden hazzetmem, bir şeyi yapmaktansa çekmek iyidir fikrimce. İyelik ekleriyle de ciddi sorunlarım var. Çünkü bir şeyin sahibi olduğumuz zannı, görüyorum ki sahibi olunan kıymetin çoğu zaman önüne geçiyor. İnsan ya da kul kelimesinden geçip kendine demokrat, muhafazakâr, sosyalist, kemalist, milliyetçi, islamcı, cumhuriyetçi, komünist vs. diyen herkese bakın, çoktan sahibi olmuşlar esasen hizmetinde olmaları gereken mefkûrelerinin. Hepsi özünde bir zaman iyi niyet barındırıyordu belki. Ama artık bir topluluğun içine girilir girilmez, kapısı çalınan birer odaya dönüşmüş durumdalar. İşin doğrusu, içinde halis bir niyet, doğru bir amaç olduğu düşüncesiyle insanları tefrik etmek maksadıyla kuruldu bence bütün bu localar. Yoksa özünde bir insanın ötekinden ne farkı var? Neşet Baba’nın da dediği gibi: “Güneşi bir kuvvet karaltır mı hiç / Allah sevmediğini yaratır mı hiç”.

Senelerdir şunu tartışıyorum bazılarıyla: İnsan kendine bir yol bellemişse o yol ile mi, yoksa o yolun sonu ile mi birlikte anılmalıdır? Yola çıkanın derdi yürüdüğü yol mudur, yoksa o yolun sonu mu olmalıdır? Bir insanı yola çıkaran/çağıran şey yolun bizzat kendisi midir, yoksa o yolun gittiği yerin yahut o yolda yürümenin beklentisi midir? İslam bir yolsa mesela, ondan beklentimiz değil midir esas olan? Müslümanlık hani adaletli olmak, merhametli olmak, iyilik yapmayı sevmek, aciz olmak, mütemadiyen sevgiyle davranmak, yardımsever olmak, kötülükten sakınmak, kalp kırmamak vb. gibi akidelerle donatılmışsa eğer; İslamcı kelimesi yerine kendinize adaletli, merhametli, sevgili gibi isimleri ne için seçmediğinizi bir türlü anlayamadım. Ve bu yüzden bir türlü İslamcı olamadım. Hele dindar yahut moda deyimle mütedeyyin hiç olamadım. Bunun için bana kızmayın, birbirimizi sevmek için birbirimizi anlamak zorunda değiliz. Birbirimize teklifimiz sadece Allah ise, birbirimizden vazgeçemeyiz. Bunu da merhametle, ancak severek başarabiliriz gibi geliyor bana.

İnancımız ve itikadımız, “yaratılmışlar adedince Allah’a yol vardır” diyor, öyle değil mi? Ben de sizinle aynı yâri seviyor olmanın müştereği içerisinde, sadece bana rezerve olan fıtratımdan istifade ederek yürüyordum. Ama iş ne zaman kendinizden olmayana yönelik düşmanca tavırlarınıza geldi, o zaman sizinle yürüdüğümüz yolun da aynı olmadığını anladım. Hristiyanları, Musevileri ve dahi diğer dinlerin mensuplarını çoktan Müslüman olmanın kibriyle karşılıyordunuz. Herhangi bir hak dinine inanmayanlara dair bakış açınıza hiç girmek dahi istemiyorum. Nisa Suresi’nde apaçık uyarmasına rağmen bir zamanlar onlardan olduğunuzu unutup, farz olan selamınızı onlardan eksik ediyordunuz. Sanki Müslüman olarak dünyaya gelmiş gibi davranıyordunuz. Sizden olmayanların, sizin emanetiniz olduğunu unutmuş gibiydiniz. En fenası da Rachel Corrie’ye, hani şu Filistin’de kendini buldozerin önüne atıp vahşice ezilerek can verdiği için kahraman ilan ettiğiniz, ama Hristiyan olduğu için cennete sokmadığınız yirmi üç yaşındaki güzel kardeşime yaptığınız idi. Cennete ve cehenneme gidecekleri apaçık taksim ediyordunuz. Bunu -hâşâ- Allah’la yarışır gibi yapıyordunuz. Bunun üzerine biri “Yalnız Allah bilir hesabını!” der demez hemen toparlanıyor ama yine de Allah’ın merhametiyle değil, bizzat kendi ibadetinizle sınanmak istediğinizi bir kinaye tutturup karşınızdakine iletiveriyordunuz. Öyle ya, ömrü boyunca çileyi çeken sizseniz, ödül de sizin olmalıydı. Evet, ödülün sizin olmasına, ödülü sizin kadar isteyen olmadığı için, kimsenin itirazı olmayacaktır. Ama bu ödülü, onlar inançlarında ve ibadetlerinde olmasalar dahi, diğer tüm yaratılmışlarla birlikte paylaşmanın merhameti yoktu sizde. Çünkü sahip olduğunuz inancın yalnızca bir lütuf ile size bahşedilmiş olduğunu unutmuş, o inancın çoktan sahibi olmuştunuz. Daha kendi nefsinizle savaşınızı bitirmeden dünyadaki diğer bütün insanların nefislerinin peşine düşmüştünüz. Her tarafı İslam yapacaktınız. Daha yanı başınızdakilere inandıramadığınız Müslümanlığınızı, kalpleri fethetmek yolu ile değil, toprak fethederek, emperyalist bir ruhla dünyanın öbür ucuna duyurmak istiyordunuz. Üstelik başınızda, cemali yüzünden fışkıran ve bütün insanlığa gönlünde yer açan bir imamınız, sözlerini Allah kelamı diye bellediğiniz bir insan-ı kâmil bile yokken yürüyordunuz. Mürşidinin eteğinden ayrılmayanlar sözlerime alınmasınlar. Onların Allah’tan başka dertlerinin olmadığını biliyorum, yâri Allah olan gariplere selam olsun. Yazdıklarımdan gocunanlar, kelimelerimi hiç vakit kaybetmeden üzerlerine alınarak yaralarını açık edeceklerdir zaten.

Daha evvel de bin kez şahidi olduğunuz üzere; bu topraklarda diri diri insanları yaktılar, karanlık köşelerde çocukları öldürüp meçhul topraklara gömdüler, kadınların ırzına geçildi, yaşlılar katledildi, bebelerin doğar doğmaz mezarları kazıldı. Bunları yapanların bazıları öfkeyle tekbir getiriyordu, bazıları çağdaşlık putundan Kemalist naralar atıyordu, bazıları etniklik tuzağından milliyetçi sloganlarla yürüyordu, bazıları ise şeytana işte hangi taraflarıyla kanmışlarsa, o taraflarıyla ilerliyorlardı bu pisliğe doğru. Bunu biliyor olmanıza rağmen, uzunca bir süredir uyuyan düşmanlığı uyandırmak istercesine konuşuyor yahut susuyorsunuz. Konuşana sözümüzü bin defa söyledik, bin defa da duymadı. Ama susanlar var ya o susanlar, sizinle hesabımız henüz başladı. Her şey olağan seyrinde iken, düzen birden değişti. Bu vakte kadar vaadinde olduğunuz şahsiyetiniz ortada görünmeyince, ihanetiniz ortaya çıktı apansız. Yani can dostum Sadık Battal’ın kitabının ismiyle söylersek: “Asıl film şimdi başlıyor!”

Yediğim gaz sonrası ölümden döndüğümü belki mübalağalı buldunuz. Belki hala gözlerimin bir hakikate kapalı olduğunu düşünüyor, uyanacağımı düşündüğünüz bir kapıda beni bekliyorsunuz. Boşuna beklemeyin! İşlerin göründüğü gibi olmadığını ve perde arkasında iç/dış mihrakların olduğunu; artık çürüyen bir klişenin leş gibi koktuğu yerden bana hatırlatmak için tetikte ve oradasınız. Yanlışa düştüğüm anın hayretini karşılamak için bir bardak çay tesellisiyle hala o masada beni bekliyorsanız eğer; çayınızı bitirin, hesabınızı ödeyin ve benimle karşılaşamayacağınız bir yere doğru atın adımlarınızı. Çünkü sizinle ilk karşılaştığımda yüzümü çevirip yoluma devam edecek kadar merhametten düşmemişsem, gelip yüzünüze bütün çıplaklığıyla hakikati haykıracağım. İnsan olduğunuzdan utanana kadar yapacağım bunu. Çocukların onulmaz bir travmayla gaza boğulduğu, yaşlıların gözyaşlarıyla beddua ettiği, kadınların kutsallık tanınmadan saçlarından sürüklendiği sokakları; gözbebeklerinizin dip derininden, kendi vicdansızlığınızla boğduğunuz ruhlarınıza sarkıtacağım. Biliyorum ki, hemen savunmaya geçeceksiniz. Çocuklar için eylemci ebeveynlerini, kadınlar için oyuna gelmiş iffetlerini, yaşlılar içinse oradaki herkesi suçlayacaksınız. Ama kelimelerin ne önemi var, öyle değil mi? Ben o bakışın sizin susuz vicdan kuyularınızı, tıpkı bizi boğmaya çalışanlar gibi, hunharca gazlamasını istiyorum. Sırf uyanın diye istiyorum bunu, öldürmek niyetinde olsam ruhlarınızın tamamen çekildiği o sararmış suratlarınıza bakmazdım bile. Sebeplerin ve sonuçların canı cehenneme! Gözlerime, zekânızdan ve o mağrur aklınızdan gayrı hangi hakikatli bakışla bakacağınızı merak ediyorum! Kelimeleriniz, çıkmış oldukları boğazlarınızda tıkanıp kalsın ki, insanı yok sayıp bütünüyle bir siyasi arenaya çevirdiğiniz ve içine horoz dövüştürür gibi komplo teorileri saldığınız bu namert meydanı bir saniye olsun kalplerinizle görün!

Şiirlerimi tekrar okumayacağınızı, kitaplarımı iade edeceğinizi, mısralarımı unutacağınızı söyledikçe siz; Turgut Uyar’ın o meşhur gecesinden bir geyik inip tokat gibi suratınıza çarpar mı bilmem: “durumumuz başta ve sonda ayrı ayrıysa / başta ve sonda ayrı olduğumuzdandı”. Oradaki çakalları, kurtları ve masumiyetten yemlenmek isteyen rantçıları görmüyor olduğumuzu zannederek, aslen kendi zekânızı aşağılıyorsunuz. Sert mizacınız, çirkin üslubunuz, alaycı tavırlarınız ve intikamcı soğukluğunuz topladı dünyanın kaostan medet uman bütün ajanlarını o meydana. Öyle bir merhamet koyacaktınız ki, oradaki nifakı polislerinize ihtiyaç duymaksızın halk kendisi boğacaktı. Öyle bir sevgiye duracaktınız ki, o parkın çekirdeğindeki fonksiyonel masumiyet, sizin safınızda, bütün dünyaya barışı kardeşçe bir mizahla öğretecekti. Yirmi gündür kaçırdığınız trenler, bütün rayları kapladı şimdi. Hareket alanınız daralıyor, siz hala bu işi kabadayılıkla çözebileceğinizi zannediyorsunuz. Oysa siz şiddetlendikçe, karşınızdakinin ümidini sulamaktan başka bir şey yapmıyorsunuz. Her bir köşede kutup kurtları kendi dağlarında kendi aylarına uluyorlar. Emperyalist güçler spotlarını ülkemize çevirdi. Onlar parka destek verirken, bu yaptıklarında kirli bir çıkar olduğunu anlamayacak kadar saf değiliz. Küresel sermayenin insanlık için savaştığı nerede görülmüş!? Ancak siz geri adım atarsanız bu pisliği ayıklayabiliriz. Ve bunu bir lütuf gibi değil, samimiyetle yapmanız gerekli, hala geç değil!  

Kutuplaştınız, varlığınızı diğer bütün her şeyden daha çok önemsiyorsunuz çünkü. Oysa çıktığınız yol, sizi bir hiç olmaya davet ediyordu. Yarın öleceğinizi bile bile, mazlumun gözünüzün önünde çırpındığını göre göre, küstah kahkahalar atarak sırçayı elinizden düşürdünüz. Biz o sırçayı, hayalini kurduğunuz sarayların ve İslam birliği diyerek kendinize yutturduğunuz zokanın şiddetli darbelerine rağmen hala elimizde tutuyoruz. Diyoruz ki; madem İslam olacaksınız, madem birliktir niyetiniz ve bu işte samimiyseniz, işe kendi topraklarınızdan başlayın. Önce kendi evinizin önünü süpürün, peygamberimizin adaletini ve merhametini önce biz seyredelim sizden. Ama bunu nispi demokratlık numaralarıyla, önceye referans kurarak, ehven-i şer ile yapmayı bırakın artık. “Bizden önce kız çocuklarını diri diri toprağa gömüyorlardı!” demediğiniz kaldı bir. Size ne eski şerden! Peygamberin merhametiyle önceki muktedirlerin merhameti arasında bir yer tutturmak, sizi aklamaz. Güzeller güzelinden, güzelden gayrı bir şey mi gördünüz sanki?! Ama sizde, güzelden gayrı çok şey var, ki insanlar rahatsızlar. Buna inanın, dönüp af dileyin incittiklerinizden. Siyasi kariyerinizin mahvolmasına sebep olsa bile bu, af dileyin. Size çok ütopik geliyorsa bütün bu söylediklerim, İslam’ı da aynı ütopyanın içerisine hapsetmiş olabilirsiniz, dikkat edin! Varın tekrar mazlum olun, inanın böylesi kulluğunuz adına daha garanti! Ve hatırlayın mazlumlar daha yakışıklıdır muktedirlerden!



9 Haziran 2013 Pazar

GÖNLÜMDEKİ BAŞBAKANDAN BEKLEDİĞİM AÇIKLAMA

Sevgili Kardeşlerim,

Bizi dünya sürgününe Adem babamız ve Havva annemizden bu yana birer kardeş olarak yazan, her birimizi bir elin beş parmağı misali çeşit çeşit, nefes nefes, fıtrat fıtrat kendine yol diye açan, siyahı beyaz için siyah, beyazı siyah için beyaz olarak yaratan ve yarattıkları arasında en şerefli olmak lütfunu kendi özünden üflemek kaydıyla insanın sulbüne vaaz eden, alemlerin sahibi ve sevgilisi Allah’a selam olsun.

Bahşedilen ömrü boyunca hep iyiliği, doğruluğu ve adaleti tavsiye eden, herkesin eşit olduğu bir kalabalığın arasındayken ilk bakışta seçilmesine, yalnızca tavsiye ettikleriyle doğan muazzam bir güzelliğin vesile olduğu, her akşam evinin yolunda gördüğü kendisine inanmayan birinin o akşam orada olmadığını görüp “bir sıkıntısı mı var?” endişesi ile kapısını çalan, âlemlere rahmet peygamberi olarak gönderilen ve bu yüzden en çok merhametle yürüyen, geçtiği her yere güzelliğini üleştiren efendimiz ve dedemiz Ahmed Muhammed Mustafa’ya ve korunmuş pak hanesine selam olsun.

Emanet ettiğiniz üzere ifa ettiğimiz başbakanlık görevinin mesuliyeti, ola ki tek bir masumun kılına zarar gelir ve bilmeden aramızdan bir kardeşimizin hakkına gireriz korkusuyla, geceleri uykularımızı bölmektedir. Komşusu aç iken uyuyan toklardan olmamak için, işçiye emeğinin karşılığını daha teri kurumadan vermek için, aynı ayıbı işlemeden ölemeyeceğimiz korkusuyla kardeşimizin herhangi bir ayıbını kınamamak için, hayrın tamamından mahrum kalmamak adına yumuşak davranmaktan geçmemek için, yaşadığımız bu toprakları sadece dostluğun ve muhabbetin hüküm sürdüğü, zenginliğini iktisadından değil farklılıkların birlikteliğinden alan bir sevgi yurdu haline getirmek için, canla başla gayret etmekteyiz.

Şüphesiz beşeriz, şüphesiz şaşarız. Zarar verdiysek, inşallah bilmeden yapmışızdır. Gönlünüzün kırıldığı her bir ana, bizden yana bin pişmanlık yazabilirsiniz. Daha söze başlarken özür dileriz, söz devam ederken de, biterken de, tekrar ve tekrar ve tekrar özür dileriz. Sizi, farkında olmadan, inançlarınız ve ideolojileriniz yüzünden diğer herkesten ayırmışsak, çoğunluğun yaşama biçimi sizin yaşama hakkınıza mütecaviz düşmüşse, bizi sürekli uyarmak istemenize rağmen bunu kulaklarımız duymamış ve anlamak istediğimiz gibi anlamakta diretmişsek, kendi nefsinizden dahi olsa hak arama feryadınıza bigâne kalmışsak, daha kendi nefsimizi tam edemeden sizin nefsinizin peşine düşmüş ve kendi kapımızın önünü süpürmeden sizin kapınızın önünü süpürmeye kalkmışsak, önce Allah’tan, sonra sizden defaatle af diliyoruz.

            Açlıktan midesine iki taş birden basan ve hane halkı yoksulluktan kıvranan, ve yine açlıktan midesi ağrıyan bir avuç insanla başlattığı hak dayanışmasını, bütün hakikatiyle dünyanın dört bir yanına duyurmakla taçlandıran efendimden öğrendiğim şudur ki; toplumları zengin eden şey onların iktisadi olarak refah içerisinde yaşıyor olmaları değil, aczini ve yoksulluğunu daha baştan ilan etmiş ve birbirinin sıkıntısına koşmak suretiyle birlikte yaşamayı öğrenmiş bir grup insanın merhameti, ilmi ve birbirlerine duyduğu sevgidir. Bize yurt kılınmış bu yerde kendi rahatımızı; topluluğumuzun ilim seviyesinden, o toprağın âlimlerinin, zanaatkârlarının, mütefekkirlerinin sözlerinden önde görmüşsek, bu durum hiç şüphesiz bizim nefsimizden kaynaklanmıştır. Bizi uyarın, bizi uyandırın, hatalarımızı gözümüze sokmak pahasına yapın bunu!

Geçinme gailesi içerisinde tefekkür haznesini dolduracak bir mesai bulamayan ve okudukları sadece kendi hayatlarından ibaret olan vatandaşlarımız; yaşamak için ekmeğe, yükselmek için ilime ihtiyaç duymaktadır. Ve aslında yaşamak için ihtiyacı olan ekmekle birlikte ne uğruna yaşadığının da imkânı sunulmalıdır kendisine. Bütün bu sebep-sonuç dairesi içerisinde karşılamaya gönüllü olduğumuz ihtiyaçları, vatandaşlarımıza at başı vermek yerine, bir öncelik ve sonralık belirlemek gibi âcizane bir planın içerisine düşersek de uyarın. Bizim planımız, hakkın planı olmalıdır. Yarın öleceğimiz ihtimaliyle bugünü haksız geçirmenin korkusu, vatandaşlarımızın yaşamak ve fikretmek haklarını aynı anda ve birlikte verememenin korkusudur. Yani ekmeğinizin yanında ilim yapmak hakkınızı, yani kaderin başınıza açtığını okumak imkânınızı bizden muhakkak talep ediniz.

Sazı ve sözü bu topraklarda hüküm sürmüş âşıkların, öğrencileri dört bir yana adaleti, merhameti ve sevgiyi yayan ulu öğretmenlerin, bize yaratılmış olduğumuz toprağın kokusunu getiren sanatçıların, yeni yetme öğrencileriyiz. Bir komşuluk dâhilinde birlikte yaşadığımız insan kardeşlerimizi; Allah ile kurmuş oldukları ilişki açısından olsun, gönül verdikleri ideolojileri açısından olsun, kendi mahremlerinde bizim inancımız açısından en uzak yere düşmüş olsalar dahi, herhangi bir sınıflandırmaya tabi tutmak haddimiz değildir. Biz, neye inanılırsa inanılsın, birinin hakkının diğerinin hakkına tecavüz ettiği noktada, önce Allah’tan sonra sizden aldığımız yetkiyle üç defa uyarmak ve akabinde haksızlık devam ediyorsa onun önünü insani bir müdahaleyle almakla mükellefiz. Hak için de olsa, insaniyet sınırlarını zorlar yahut aşarsak bizi en sevdiğinizin hatırına uyarın! Uyarın ki, yarın hesabını veremeyeceğimiz bir amelin bugün niyetinden geçmiş olalım. Kendi imtihanımızı hafifletmek için bilmeden sizin hayatlarınızı kısıtlamak yoluna gitmişsek, bu tamamen bizim zayıflığımızdan kaynaklanmıştır. Size inandığımızı güzelliğimizle, adaletimizle, merhametimizle göstermek yerine böyle cebri bir yol seçersek, evvela inandığımıza hadsizlik etmiş oluruz. Biz istiyoruz ki, her şeyden daha çok sevdiğimiz yârimizin güzelliği bizim davranışlarımızda tecelli etsin. Bize bakan bizi yârimizden bilsin istiyoruz. Bizi seven bizi yârimizden sorsun istiyoruz.

Adaleti yerinde tesis etmek adına uygulamaya koyduğumuz hukuk sadece hakkı gözetmek niyetindedir. Birinin yahut birilerinin -bunlar zahirde güç sahibi diye yürüyen en kıymetliler gibi görünseler dahi- diğerlerinden farklı muamele göreceği bir koruma mekanizması oluşturmak için değil, menşei dünyadan olan bütün canlıların aynı hukuka tabi tutulması için yoğun bir uğraş vermekteyiz. Birlikte paylaştığımız bu sofrada, cümle mahlukatın hakkını aynı adalet, merhamet ve sevgi ile kendi hakkımız diye görüyor, bir karıncayı ağacın tek yaprağından ayırt etmeksizin seviyoruz. Nihai kararın Allah’tan geldiğini unutup, bizim menfaatimiz açısından kıymetli olanları korumak adına hukuku ihlal edecek olursak, bizi uyarın. Bizi işlemiş olduğumuz bir suçtan zindana attırmaya varana değin götürün bu işi, kefarete razıyız. Hakkı ihlal etmekten gayrı hiçbir şeyden korkmamak istiyoruz. Hak yemekten mütemadiyen korkmak istiyoruz, sadece bunun için bile sözünüzün sopasını her daim ensemizde hissetmemiz bizim için her şeyden daha önemli. Efendimizin dostu, damadı ve amcasının oğlu olan o yüce sultanın dediği gibi; haksızlık karşısında boyun eğip, hakkımızla beraber şerefimizi kaybetmekten korkuyoruz. Bizi hakkınızla tehdit edin, memnun oluruz. Öfkelenirsek teskin edin, ağlarsak teselli edin, düşersek telkin edin. Tıpkı bize verdiğiniz yetki gibi, hiç ara vermeden yapın bunu. Bu görev bize düşmüşse de, soframız müşterek! Ne biz sizden yüceyiz, ne de siz bizden alçakta. Bize yurt edilen bu yerin sonuna kadar beraber emanetçisiyiz. Sözünüz, sözümüz; gönlünüz, gönlümüzdür. Dualarınızı ve elinizden gelen yardımlarınızı lütfen bizden eksik etmeyiniz. Sadece sevginin hasıl olduğu yerden nifakın el çektiğine şahidiz. Kimsenin kimseyi düşman bellemediği kardeş bu diyardan, en derin muhabbetlerimle hepinizi selamlıyorum.


Kardeşiniz ve hizmetliniz.

6 Haziran 2013 Perşembe

GEZİ GÜNLÜKLERİ: “İKİ CİHANDA VEBALİ VARDIR!”

Roboski, Ağaoğlu, HES, Suriye, Reyhanlı, Üçüncü Köprü, Botanik Bahçesi derken zurnanın zırt dediği yere geldik. Adamın biri kendini, Gezi Parkı’ndan sökülen ağaçları canı pahasına kurtarmak için, kepçenin önüne atıp: “İki cihanda vebali vardır!” dedi. Bu feryadı bir hakikat olarak telakki edip vebal altında hissedenler kendilerini sokakta buldular. Bu feryadı; feryat edenin kimliğiyle, ideolojisiyle ve inancıyla birlikte duyanlar, feryadı duymazlıktan gelip feryat edenin karşısına kendi kimliğini, ideolojisini ve inancını koydular. Bu feryadı duyup sokağa dökülenlerin sayısı artınca, oturduğu evi kendinin zannedenler yavaştan öfkelenmeye başladılar. Sonra da ağacı, parkı ve söylenen sözün hakikatini bir kenara koyup sokağa çıkanların kim olduklarıyla ilgilenmeye başladıkça, daha da öfkelene geldiler. Biz bu öfkeye Rasulullah’ın baş döndürücü güzelliği diyoruz. Yani Yusuf’a Züleyha gibi bakmanın gömleği arkadan yırttığı...

Biz garibe; Allah’ın varlığı, tekliği, hepliği ve aşkın güzelliği inandırılmıştır. Evet, natık ve sadıka Kuran’ın da söylediği üzere, bu aranıp da bulunan bir şey değil, Allah’ın zatı tarafından buldurulan bir şeydir! Delillerin dairesinde doğup, delillerin dairesinde ölenlerden farklı olarak, biz ayın ortadan ikiye ayrıldığı yerin çatlağını aramıyoruz. Daha evvel de söylendiği gibi: “insan bir delil olmadan sevemiyorsa / gün olur bir delille sevmekten cayar”. Allah sevmek için bir delil arayanların yardımcısı olsun. Bulan da buldurandan gayrısını bulmuyorsa; gönlüyle gezen, yariyle vurulur!

Türkü dinleyen iki dosta türkü dinlerken saldırmak ve düğün salonunu basmakla suçlanıyorsunuz. Kendini kepçenin önüne atan adam ve biz, valinin bahsettiği gibi herhangi bir müzakere yapılmaksızın ve anonsla uyarı ile henüz teşrif olmamışken, apansız saldırıya uğradığımız sıra türkü dinliyorduk. Hiç kimseye bir kastımız olmamıştı, buna günü geldiğinde üzerimizden uçan kuşlar ve meydandaki çiçekler şahitlik edecekler. Yo hayır, biz suçlayan taraftan değil teşekkür eden, yani şükreden taraftanız. Allah sizden razı olsun, haksız müdahalenizle Hakk nasıl da aşikar oldu, baksanıza!

Allah, siz insan kardeşlerimizle olan biteni paylaşmak üzere bizi vakıanın meydanına koydu. Her şey biz ölürken oldu, bunu bilsin insanlar! Bir savaş kastımız yoktu ama biz orada oturup türkü dinlerken bize suyla saldırdınız. Evet suyla, yani Allah’ın bize hayat bahşetmek üzere sunduğu bir avuçla! Yaşamak için mecbur olduğumuz suyu, bir silahın içine doldurdunuz. Ardından sizin de inandığınız üzere, insan farkında olsa da, olmasa da sadece “Allah!” diyen nefesleri bir gazla boğdurdunuz. Bize de meselenin, tıpkı sizin dediğiniz gibi, sadece ağaçtan ibaret olmadığı göründü. Siz oradaki ağacı değil, insanı da görmezden geliyordunuz!

Bu mektubun başımıza iş açacağından anamız, babamız, karımız, kocamız, evladımız, dostumuz, akrabamız korkuyor biliyor musunuz? Bu korku sizin başlattığınız bir korku değil, devlet yahut saltanat düşüncesinin asırlarla kaynamış putunun saldığı bir korkudur. Siz de yaşadınız, bir zamanlar size de dert olmuştu bu korku. Ama ne zaman ki korktuğunuz oldunuz, korkan değil korkulan oldunuz!

Ölüyorduk, ölüm göründü, nasibimize razı olduk. Yatacağımız yer göründü, şehadet getirdik. Ne ki sonradan ölecek bir kul kolumuza “su!” feryadıyla sarıldı. Duman yol verdi, Allah çıkış verdi, kendinden kaçış verdi, vuslat çekildi ve gurbet tekrar süregeldi. Kaçamasak ölürdük, kader uzayageldi. Nefessiz bir yangının dumanları dağılınca, sizin bizi öldürmeye kast ettiğiniz göründü. Bize ne vakit bu kadar düşman olmuştunuz?

Biz kimsenin düşmanı değiliz, haksızlık gördük kendi hakkımızı söylüyoruz. “Öyle bir yaşayın ki, öldüğünüz zaman düşmanınız bile ağlasın!” sözünü söyleyen sultan, sizin de efendinizin dostu, damadı ve amcasının oğlu değil miydi? Sizin sevdiğinize söz söylemiş değiliz, nasıl sevdiğiniz de sizedir. Biz efendimizin buyurduğu üzere sevdiğimizi söylemekle mükellefiz! Sevdiğinden gayrısını söylemeyen bütün insanlar gönülden söyleşirler. Ama kişi bir kez neyi sevmediğini söylesin, oradan muhabbet derhal çekilir. Biz size dönüp yârimizi söylüyoruz, sizin yâriniz var da, bizim yârimiz yok mu? O’ndan bize görünen adaleti, merhameti, sevgiyi söylüyoruz. Evet, doğru söylüyorsunuz. Bizim için mesele ağaç meselesi değil, mesele Allah!

"İki cihanda vebali vardır!" cümlesini kuran kul, kendisi inansın yahut inanmasın, müslümanca bir söz etmiştir. Ağaçları komşumuz eylemiş Allah, bunu efendimiz söylemedi mi? İlk dirileceklerden oldukları ve bizden şikayetçi olmak hakkına sahip oldukları Kuran'da yazmıyor mu? Sizi oturduğunuz yerden sökseler, rahatsız olmaz mısınız? İnsan komşusuna hiç böyle davranır mı? Adam hakikat söylüyor, duymuyor musunuz: "İki cihanda vebali vardır!"

Biz bu hakikati duyarak geldik. Ve bizce hakikati duyup gelenlere saldırdınız diye bütün bu celal! Biz dünya pahasına hakikatimizle sınanıyoruz, siz kulun kula hesap soramadığı bu yerde bizi sınayanlardansınız. Bizi sınamayın kardeşler, kendinizle sınanın! Kaderin başımıza açtığı hayır değil mi o ilk emirle sabit kılınan “oku!”? Okuyun, sokakta kendini haksız düşürenlere bakarak değil, kendi haksız düştüğünüz yerden kalkarak okuyun!

Biz hem pirimiz sultanımız Mevlana Celaleddin Rumi hazretlerinin, hem Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli hazretlerinin, hem Aşık Yunus Emre'nin, hem Pir Sultan Abdal'in öğrenciliğine talibiz. Bizim bu pirlerden duyduklarımız sırasıyla: "Ne olursal ol gel!", "İncinsen de, incitme!", "her kim bana ağyar ise/ hak tanrı yar olsun ona/ her nereye varır ise/ bağ ü bahar olsun ona" ve de "hasan hüseyin'in beşiği/ o da yine ağaçtandır!" sözleridir. Bu sözlere vurulduk, bu sözleri söyleyene vurulduk ve en nihayetinde söyletenden başka kimse olmadığına iman ettik. Bu sultanlar ekti bu toprağın ekinini. Hepsi insandan insana birbirinden güzel birer köprü ismi gibi adeta!

Bize öyle iletildi ki, dünyada başımıza gelen her tür kıstası Hz. Yusuf'un hikayesinden okuyabilirmişiz. Hikayeyi sadece Hz. Yusuf'un gözünden okursak, hikaye şüphesiz eksik kalacaktır. Zira en sevdiği oğlunun en sevdiği diğer oğulları tarafından kuyuya atılacağının gaybı baba peygamber Hz. Yakup'u bulduğunda, o büyük sultanın kör olması da Yusuf'un kuyusudur, Züleyha'nın sonrası da, Firavun'un rüyası da Yusuf'un kuyusudur. Eğer kuyuya bizi zorla kapatmaya çalışacak kadar aleni bir gayret içerisindeyseniz, şunu bilin ki siz bizi kuyuya atsanız da insan kardeşimizsiniz ve bizim kuyunun dibinde rüya görmekle ilgili hiçbir derdimiz yok. Dünyayla dalaşmaktansa, kuyu karanlığından kalkacak; iyinin, güzelin ve doğrunun aynı anda bindiği bir rüyanın gemisiyle, Allah'ın bütün sularında ölene kadar yüzebiliriz, o suda boğulabiliriz. Dışarıda Firavun gibi hayaller kuracağımıza, kuyuda Yusuf gibi rüyalar görebiliriz. Yusuf Suresi'nden bize görünen şudur ki; kuyuya düşen Allah'a sarılır! Affedenden af dileyen, affedene sarılır.

Af dileyin, özür dileyin, acz söyleyin, doğru bildiğinizden insanların gönlü için geçin! Allah'ın bütün insanların gönüllerinde olduğuna durun, bütün meselenin gönül meskenini incitmemek üzere konuşlandığını hatırlayarak geçin! Kusur görürseniz merhamet edin, hala kusur gören taraflarınız olduğuna uyanarak onları terbiye edin. Alemlerin efendisinin Mekke’de müşriklerle nasıl da barış içinde yaşadığına bakın. Derde derman, suça merhamet, gönüle maşuk bakın. Ve ne olursunuz sevin, daha çok sevin! Allah'ınızın, peygamberinizin ve onun güzel ehl-i beyti hatırı için yapın bunu! Dua ve muhabbetle...



Biz -yani ben ve arkadaşlarım-